menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ekrem İmamoğlu’nun casusluk davasındaki konuşmasının tam metni

24 0
29.09.2026

Ekrem İmamoğlu: Tutuklanması, davaları ve 19 Mart Krizi

Son güncelleme: 29 Eylül 2026 -

Ekrem İmamoğlu’nun casusluk davasındaki konuşmasının tam metni

Tercih edilen kaynak olarak ekle

İSTANBUL (Medyascope) – Tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, casusluk davasının üçüncü duruşmasında tanıklardan önce söz alarak iddianameye yanıt verdi. İmamoğlu, MİT’in 4 aydır mahkemenin sorularını yanıtlamadığını söyleyerek tutukluluğun sürmesine tepki gösterdi. İşte İmamoğlu’nun konuşmasının tam metni.

Ekrem İmamoğlu, casusluk davasının bugünkü duruşmasında tanıklardan önce söz almak istediğini belirtti. Hâkimin tanıkları dinleyeceklerini hatırlatmasına karşın İmamoğlu, yan salonda süren duruşmayı gerekçe göstererek ısrar etti. Söz hakkını alan İmamoğlu, savunmasına davanın adına tepki göstererek başladı. İşte İmamoğlu’nun konuşmasının tam metni.

Ekrem İmamoğlu: Öbür tarafta duruşma devam ediyor ve orada her çıkan sorguya gelen sanığın benim için ayrı bir önemi var. Dolayısıyla ilk söz almayı talep ediyorum.

Hâkim: Tanıkları dinleyecektik ama. Tanıklardan öncesinde söz almak istiyorsanız verelim.

Ekrem İmamoğlu: Ben istiyorum çünkü tanıklar zaten mahkeme tarafından dinlenecektir.

Evet. Sayın Başkan, Sayın Heyet; mahkeme huzurunda aziz milletimize sesleniyorum ve buradan ne yazık ki yine bir yargı saldırısı altında bulunduğumuz dönem içerisinde, ismi bile sokağa çıksak, milyon insana sorsak, milyonun tamamını güldürecek bir isimle, “casusluk davasıyla” bu salondayız. Yüce Türk yargısını ve Türk yargısını temsil eden mahkemeyi, hâkimleri bu akla evvel iddianameyi yazan üç beş muhterisin ne yazık ki toplumu, bu ülkeyi ve bu mahkemeyi meşgul etmesine hep beraber yaşıyoruz. Türkiye çok şey yaşıyor, Türkiye çok ilginç bir dönemden geçiyor. Akıl tutulması desek, kelime yetmiyor. Her sabah nasıl bir Türkiye’ye uyandığının bu millet farkında değil ve gerçekten cahillikle, yani çağın, asrın cahilliğiyle, asrın akıl tutulmuşluğuyla mücadele eden bir toplum hâlindeyiz. 87 milyon dışarıda nasıl bilemiyorum, tahmin bile edemiyorum. Çok üzülüyorum milletimiz adına.

Ekim ayına giriyoruz. Ekim ayına girerken, tabii hatırlatmam hususlar var. Çünkü tam 2 yıl önce bu günlerde, 31 Mart 2024 yerel seçimlerindeki ağır yenilgi sonrası, iktidarın seçim kaybetmesi sonrası alınan karar gereği bir kişi, bakan yardımcılığından, yani siyasi bir görevden kanuna aykırı bir biçimde tekrar bir yargı görevine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ataması yapılıyor. “Bu kanuna aykırı bir durumdur, asla uygun değildir” denilmesine rağmen ısrarla bu uygulanıyor. Tebliğ edilen bu görev aslında sadece HSK’da belirlenmemiş, tümüyle siyasi bir talimatı yerine getirmek için talimatlandırılmış olduğu ve açıkçası yol haritası çizilmiş bir stratejiyi yerine getirmek amacıyla İstanbul’daki bu göreve getirildiği, fazla vakit geçmeden ortaya çıkıyor.

Tümüyle makam, mevki, menfaat odaklı bir görevdi bu görev. Zaten içinde olanların tamamı da menfaat, makam, mevki elde ettiler, çok net ispatlı. Bu yolculuk senaryosu, saray zihniyeti tarafından yazılmıştır. Siyasi başarısızlığını, 25 yıl içinde ilk kez ikinci parti durumuna düşen hükümet partisi, hükümeti yöneten AK Parti’nin halktan uzaklaşmış, halkın menfaati değil, bir avuç yandaşın kazancının derdine düşmüş, 87 milyonun derdine derman olamayan bu hükümetin yeni çözümü, yargı kollarının operasyonlarına yaslanarak bir yöntem olacak şekilde karar alınmış ve bunun uygulayıcısı olarak da o dönem bakan yardımcısı İstanbul’a başsavcı olarak atanmış, görevini yerine getirmek için hazırlık yapmıştır zaten. Süreç başlatılmıştır.

Bu yöntem, fazla değil, 2 yıl önce hafta içerisinde, 30 Ekim’de ilk hukuksuz operasyonunu, yani hem de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mızı kutladığımızdan bir gün sonrasında, çünkü onların ne millî ne manevi, hiçbir inanca, hiçbir duyguya, hiçbir yaşamın değerini hissettirecek hususa saygısı olmayan bir zihniyet; gözü kör olmuş, gözü körleşmiş bir zihniyet, az önce söylediğim o makam, mevki, menfaat üçlemesiyle hareket ederek, kıymetli Ahmet Özer Başkanımızı Esenyurt’a operasyon yaparak, şafak operasyonu tarifini de literatürümüze kazandırarak ilk adımını atmış, tutuklamış ve işe başlamıştır. Bu operasyonların hedefinde yenildiği ana muhalefet partisi, onun genel başkanı ve hiç yenemediği ve yenemeyeceğini bildiği muhtemel rakibi olduğunu da ortaya açıkça koymuştur.

İki yıldır Türkiye, tam da bu başlangıçla, yüzlerce diyebileceğimiz kanuna aykırı yöntemlerle devletin tüm kurumlarını vahşice kullanarak, altını çiziyorum, devletin bütün kurumlarını, kolluk gücünü, valiliğini, kaymakamlığını, aklınıza gelebilecek bütün kurumlarını vahşice kullanarak, korkutarak kullanarak, kimi kimliklerini, müfettişlerini kimi korkutarak, kimi menfaat yolculuğunu önüne koyarak bir süreç tariflemiş ve tarihe asrın hukuksuzluğu olarak geçen hukuk cinayetlerini, yargı saldırılarını, haysiyet cellatlıklarını, işkence yöntemlerini, tekrar ifade ediyorum, senaryosunu saraydan çizdikleri uygulayıcısı yargı kolları adına İstanbul’a atanan başsavcının olduğu şekilde Türkiye’mizi felç etmiş bir dönemi ülkemize yaşatmışlardır.

Bu yaşanan sarsıntılar, bu yaşanan abluka, bu yaşanan skandallar insan haklarına tümüyle aykırıdır. Yani dünyanın hiçbir yerinde anlatılacak bir hususu, bir kelimesi, bir saniyesi dahi yoktur. Ve tamamen anayasal düzeni bozma suçu içeren yöntemlere sahiptir. Tekrar ifade ediyorum, yani bunu hukukçular daha iyi biliyor. Okudukça ben de bunu daha iyi idrak ediyorum. Anayasal düzeni bozma suçu içeren yöntemlerle dolu bir süreci Türkiye’ye yaşatmışlardır. Bunların failleri er ya da geç kim ise, kim ise bu millet huzurunda adil mahkemelerde hesabını vereceği günler yakındır. İşte bu yöntemlerle Türkiye’yi altüst etmenin yanı sıra, sadece ülkeyi altüst etmek değil, aynı zamanda ekonomik, sosyolojik, psikolojik bedelleri bu millete çok ağır olmuştur.

İddia ediyorum; ağır bilançonun milletin sırtına yük edilen, 87 milyonun cebinden çıkan, bizzat cebinden çıkan rakamı dövizden enflasyona, borsadan sanayiye, düşürülemeyen faizden gıda enflasyonuna kadar iddiayla ifade ediyorum, 250 milyar doları aşmıştır. Bu bedel, kayrılan bir avuç yandaş hariç, yani bunun adı ister güncel adıyla fonda vurgun yapan kişiler olsun, ister ihale peşinde koşan bir avuç insan olsun ya da siyasetin içinde kapalı kapılar ardında ya da başka görevlerindeyken bundan nemalanan insanlar olsun, bunlar hariç bu milletin her evladını, burada bulunan herkesi, güvenlik gücünden izleyicisine, gazetecisinden ailelere, hukukçulara varıncaya kadar herkesi derinden ilgilendirmektedir. İşçiyi, öğrenciyi, genci, emekliyi, ev kadınını, yuva kuramayan kızlarımızı, oğullarımızı, sanayiciyi, çiftçiyi, üreten herkesi ilgilendirmektedir, işsizi ilgilendirmektedir. Okula aç giden ve açlık içerisinde karnını doyuramayan minnacık kızlarımızı, oğullarımızı, ilkokula giden çocuklarımızı ilgilendirmektedir. Hayatını kaybeden emeklilerimizi ilgilendirmektedir. Onun için bütün bu dediğim maliyet kuruş kuruş, lira lira milletin cebinden bir başka elin oraya girip çıkmasıyla ne yazık ki çıkmıştır. Milletimizin cebinden bu paralar harcanmıştır. Bu bedele yakın coğrafyamızdaki savaşların etkisini falan filan sakın kimse yedirmeye çalışmasın. Onun etkisi bunun dışında. Bu rakam gerçek hesabı yapılmış, kitabı yapılmış bir rakamdır. Ve yine son günlerin, önümüzdeki süreçte hayatımızı çok etkileyecek, bedeli ağır olacak iktidar eliyle gerçekleşen asrın soygunu, fon vurgunu da buna dahil değildir.

Ekim 2024’te başlayan muhalif belediye operasyonları İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve şahsıma yapılan operasyonla zirve yapmış ve kendine ait olmayan, millete ait olan koltuğu kaybetme korkusu, yorgunluk, bitkin, yaşlı, üretemeyen metal ve mental tükenmişliğin politik her türlü çöküşünün verdiği tarihsiz korku ile diplomamı, 35 yıl önceki emeğimi elimden alacak kadar gözlerini karartmış, gözleri dönmüş bir biçimde ahmak, çirkin, nezaketsiz gibi davalar açarak ve bunlardan da medet umarak tarihe kara leke olarak, trajikomik kimlikler olarak geçmiştir, geçmeye devam ediyorlar.

Her türlü ayak oyununu, devleti temsil eden insanlar, her türlü ayak oyununu, kapalı kapılar ardında akla hayale gelmeyecek, yani bu ülkede yani köprüyü, Galata Kulesi’ni satanların bile, o geçmişte trajikomik diye gülerek ifade ettiğimiz, yalancı emlakçılık yaparak millete ait olan şeyleri satanları bile, yani düşündürecek, bu şeytanın aklına gelmez dediğimiz işleri yapacak şekilde türlü ayak oyununu yapar hâle gelmişlerdir. Yazıklar olsun! Gerçekten yazıklar olsun!

İki yılda, iki yılda, şahsıma 20’ye yakın dava ile muhatap edildiğim bir süreci yaşattılar. Mevcutta 13 tane ceza davası ile mücadele etmekteyim. Bu mahkemelerin de 23’e yakın hâkim değişikliği yapılarak adil yargılanmamın tümüyle engellendiği bir ortamı yaşamaktayım. 23’e yakın diyorum, artık ben sayamıyorum. Kaç kişi değişti, kim geldi, kim gitti, kim kimdir? Bir mahkemeden öbür mahkemeye hâkimleri bile tanıyamaz duruma geldik. Tarifi gerçekten imkânsız, anlatması gerçekten çok zor. Türkiye Cumhuriyeti devleti 1000 yıllık geleneğimize yakışmayan, utanç verici, herkesin eve gidip gerçekten ellerinin arasına kafasını alıp düşünmesi gereken bir dönemi yaşıyoruz. Yani biz bu duruma nasıl geldik? Bu ülke nasıl kuruldu? Yani bu ülkenin evlerinde insan kalmadı. Sadece 103 yıl önce benim evimde bile, benim evimde bile şehitler, gaziler vardı. Her insanın evinden insanlar kalmadı evlerde. 13 milyon nüfusu olan bir Cumhuriyetin, neredeyse 8 milyonu kadın, 5 milyonu erkek, tür herkes cephelerde hayatını kaybetmiş ve ülke kurmuş. Bu Cumhuriyet 103 yıl sonra şahsi menfaatleri üzerine her şeyi yapabilecek insanlarla, sarayın içinde sıkışmış bir devlet yapısını nasıl kurduğunu herkesin ellerinin arasına kafasını alıp düşünmesi gerektiği günlerdeyiz.

Evet, yani 19 Mart’tan bu yana hakkımda yürütülen yargı süreçlerinin her birinde, farklı bir suçlamayla karşı karşıya bulunmaktayım. Bu salonlarda çok duruşmaya giriyorum. Bir gün diplomamı savunmak zorunda kalıyorum. Neyini savunacaksam? Bir gün belediyecilik faaliyetlerini, bir gün makam arabamın açıklanması benden isteniyor. Yani bugünün parasıyla 200.000 lira aylık kirası olduğunu gördüğüm kiralık, belediyeye kiralanmak üzere olan arabayı reddediyorum, kendi arabamı bilabedel kamuda kullanmak üzere belediyeye tahsis ediyorum, bununla yargılanıyorum!

Hesapladım, kamuya benim bıraktığım zararı sağladığım fayda 30-35 milyon lira. Çünkü 12 sene ben kendi aracımı kullandım. Niye? Belediyenin 200.000 liraya araba kiralaması ağırıma gittiği için. Kendi arabamı kullandığım için bununla bile yargılanıyorum. Bir gün diplomamı, bir gün makam arabamı savunuyorum. Belediyecilik faaliyetlerimi savunmaya çalışıyorum. Bu şekilde bir süreç ilerlerken, bir absürt dava tarihe geçecek. Yani gerçekten bunu yazan iddia makamına diyorum ki: “Allah size akıl fikir versin.” Çok net dua ediyorum. Yaradan beni duyar inşallah, onlara faydası olsun diye bunu söylüyorum. Bugün ise casusluk isnadıyla yeniden sanık kürsüsündeyim. Bazen aynı günde 3 duruşmaya girdim. Bazen aynı günde, 1 haftada 5 günde 5 duruşmaya girdim. Bütün bunların tamamı, tamamı iddiayla söylüyorum, ben yargılanmaktan kaçmam. Tamamı “Allah akıl fikir versin” diyecek iddia makamının temsilcileri tarafından kaleme alınmıştır. Bunlara mahkeme heyetleri iştirak edecek mi, etmeyecek mi? Bunları da göreceğiz. Görürsem, iştirak ederlerse, aynı duayı onlar için de yapacağım. Etmezlerse “ne güzel” diyeceğim. Diyecek başka bir lafım yok.

Onun için yine casusluk isnadıyla karşı karşıyayım. Bugün de aynı günde 2 duruşmayla yine tarihe not düşmeye devam ediyoruz. Casusluk… Yani arkaya dönüp baktığımda çok yakînen tanıdığım, dostluk yaptığım ya da yoldaşlık yaptığım Necati Özkan’dan casus çıkartmak, yani bu ülkenin silahlı kuvvetlerinde görev yapmış bir insandan, kendini memleketine adamış bir insandan casus çıkarmak… Uzaktan izlediğim, okuduğum, takip ettiğim, fikirlerine hayranlıkla baktığım Merdan Yanardağ’dan casus çıkarmak ya da televizyonuna çökmek, adı her neyse.

Şimdi burada tanıdığım, yani kimdir, nedir bilmediğim, hiç tanışmadığım, bir defa fotoğraf çekildiğim… Görüyorum ki yani gerçekten artık biz zaten mahkemede buna çok şaşırır olduk. Bazen arkadaşlarım bir mahkemede diyor ki “Ya ben masumum diye haykırasım geliyor, sonra biriniz çıkıyor, dinliyorum, ondan sonra diyorum ya bu benden daha masum” deyip ona üzülmeye başladım, ben de Hüseyin Gün’ü dinlemeye başladım bu mahkemede. Yani gerçekten o insandan da casus çıkarmak ve bu devlet adına utanç verici bir durumla karşı karşıyayız.

Yani ülkesine ihanet eden, yabancı güçlerle çalışan… Bize bu deniyor. Devletin güvenliğine karşı hareket eden bir insan olduğumuz bize söyleniyor. Kim tarafından? O Allah akıl versin diye dua ettiğim iddia makamında bunu yazan kimse onlar tarafından. Haydi oradan! Haydi oradan! Böylesine ağır bir suçlama karşısında iddianın ağırlığıyla orantılı bir hukuki ciddiyet yaşamak isteriz biz. Yani hukuki ciddiyeti olsun bu işin, öyle değil mi? Burada hukuki bir ciddiyet üzerinden bir süreç işletilsin, sorular sorulsun, cevaplar alınsın. Yazıklar olsun. Bu mahkemeyi, mahkemeye dönüşmesine bile imza atanlara yazıklar olsun.

Ya ben hangi bilgiyi temin etmişim? Yani kime aktarmışım? Hangi talimatı vermişim de böyle bir işlem yürümüş? Tek bir konusu dahi geçmedi yani, ne mahkeme heyeti bana soru sordu bugüne kadar ne de bir arkadaşıma sordu, yani buraya gelenlere de böyle sorular sorulmadı ama biz bununla yargılanıyoruz. Yani hangi eylemle devletin güvenliğine karşı hareket etmişiz biz? Hangi eylemle? Hangi ispatla? Hangi ispatla? Hangi akılla bunu yazdınız? Hangi akılla bunu mahkemeye getirdiniz? Neyi savunuyorsunuz? Elinizde hangi delil var?

Ya ben onlarca mahkemeye geldim. 105., 107. duruşmaya giriyorum, 107, 108 duruşma. 15 tane mahkeme, ya bir tane delil yansıtılmaz mı şuraya? Bak şu davada şu delil, şu ses kaydı, şu şunu söyledi, bu bunu yazdı, bu bunu çizdi demez mi? Diyemiyorsunuz, yazıklar olsun size. Bu kadar net. Utanç verici bir durum, utanın, yerin dibine girin. Bak bu kadar söylüyorum.

O bakımdan ben devletin aleyhine iş yapacağım ben, Ekrem İmamoğlu. Ekrem İmamoğlu, yani 40 haneli bir köyde doğmuş Ekrem İmamoğlu devletin aleyhine iş yapacağım, daha dünkü çocuklar benim hakkımda böyle bir şey yazacak. Alnını karışlarım! Hayatım boyunca onlar ile mücadele ederim, edeceğim de. Bunu bilsin ya! O bakımdan öyle bir ciddiyetsiz bir ortamla karşı karşıyayız.

Hangi ülke? NATO’nun bütün devletleri buraya geldi. Bekledim ki zat-ı muhterem sorsun onlara: “Ya bu Ekrem casusmuş. Tanıyan var mı?” “Ey CIA! Ey MI6! Veya diğer ülkeler ya da onların faaliyet gösteren şeyleri, istihbarat teşkilatları.” Yani sorsun, diyordu ya “Ey Amerika! Ey Amerika, ya Ekrem İmamoğlu casus mu, anlat bakalım, dostum” diyor ya. Yani 20 senedir F-35 alacağı var ya mesela, hani onu alamadı bari bunu öğrenip gelseydi New York’tan. Onu alamadın, bari bunu öğrenip gelseydin, işine yarasaydı. Bunu bile, bunu bile bekledim biliyor musunuz, NATO’da sorarlar diye. Veya New York’tan sorarlar diye bekledim. Bunu yapamadı. Yapamaz, çünkü yok! Ekrem İmamoğlu öyle bir insan değil.

Ekrem İmamoğlu, İstiklal Marşı’nın bütün kıtalarını ezbere bilerek hayatını geçirdi ve öyle büyütüldü. Vatan, millet sevgisi… Bu ülkenin her insanını severek büyüdü. Ama kendini sevenlerden hiç olmadı. Kendine âşık insanlardan hiç olmadı. Koltuğa yapışanlardan hiç ama hiç olmadı. Koltuğa yapışanlara biat edip kulluk edip elini, eteğini öpenlerden olmadı, olmayacak! Ne el, ayak öpenleri sever ne el, ayak öptürenleri sever. Her ikisine de karşıdır Ekrem İmamoğlu. Onun için buradayım, onu biliyorum ama devam edeceğim bu mücadeleye.

Allah aşkına! Bunların cevaplarını somut delillerle görmek istiyorum ben. Yeter! 3. duruşma… 4 mü, 5 mi, 6 mı, 7 mi? Hangi kaç tane daha duruşmaya gelecek bu insanlar? O bakımdan, huzurdaki davada beni casuslukla suçluyorlar. Seçmen analizi yapıyormuşum, dijital strateji kuruyormuşum, veri topluyormuşum ve bu millî güvenliği tehdit ediyormuş! Yani saçmalığa bakar mısınız? Ya 2019’da, 2019’da 13 bin 600 oyla kazandığımız bir seçimi iptal edenler belli. İptal edenlere karşı bu milletin tavrı, tepkisi belli. Buradan casus çıkarmaya çalışıyorlar ya! Oradaki muhteşem 7 aylık halkın demokrasi direnişinde casusluk çıkarmaya çalışıyorlar.

Tabii yalanla, iftirayla dolu bir süreç; tümüyle koltuğunu koruma amacıyla ortaya konmuş bir süreç. Madem devletin güvenliğinden söz ediyoruz, devletin kurumlarından söz ediyoruz… Ben hani güncel bir ara not düşeyim. Vatandaşın birikimlerinin korunduğuna, nasıl korunduğuna bugün hepimiz şahitlik de ediyoruz. Milyarlarca dolarlık fon vurgunu ortada. Kafasını kuma sokmuş insanlar ya! Böyle bir fotoğraf görüyorum; deniz sahili, böyle kocaman bir kumsal, kafasını kuma sokmuş yüzlerce insan… Yüzlerce! Kafası kumda, zannediyor kimse onu görmüyor, her şey ayazda. Böyle bir durumdayız yani. Şu anda Ankara’da Türkiye’ye gösterilen böyle bir fotoğraf. Ayıptır ya! Ayıptır, ayıptır! Niye? Vatandaşın birikimi buharlaşmış, emeklinin tasarrufu çalınmış.

Fon vurguncuları hakkında daha önce gerekli yerlere de uyarı yapılmış bu arada. Hatta bu uyarıyı yapan insanları, birkaç insanı alıp hemen gözaltına atmışlar. Aynı gün, aynı gün! Hatta utanmadan, gözaltına aldıktan sonra bir kısım bu işin, bu vurgunun önde giden insanları “İyi ki tutuklatmadım” diye de laf etmişler. Yani tutuklatma yetkisini bile kendinde gören insanlar bunlar. Çünkü niye? Bu işin içinde olan herkes bu iktidarın fertlerinin insanları. Eşi, dostu, akrabası… Akrabası, damadı, gelini; hepsi bu işin içinde! Bu işin içinde, çünkü üst düzey bürokrasi ve saray siyasetinin parmakları bu fonların içinde. Bunu bilelim ya! Bu kadar ayan beyan. Düzenlenecek olanlar da onlar, denetleyecek olanlar da onlar, düzenleyecek düzenleyen de onlar ya! Böyle bir durumdayız ya.

Okuyunca şok oldum, düşünsenize: Devlet Denetleme Kurulu—yeni Cumhurbaşkanlığı sistemindeki en önemli Devlet Denetleme Kurulu’nun başkanı—aynı zamanda Borsa İstanbul yönetim kurulu üyesi! Haydi bakalım! Buna ne deriz, bunu nasıl anlatırız? Buradan soru çıkacak. Eşler, dostlar, akrabalar, nepotizm böyle yani zirve yapmış!

Ha, ben akrabamı olduğum yere sokmadım ya! Akrabamı olduğum yere sokmadım. Kural getirdik; bir yönetici varsa onun akrabası yönetici olamaz. Bir yöneticinin akrabası işe alınamaz. Bak bu kadar ileri taşıdık meseleleri, arkadaşlarım şahittir. Ayıptır ya! Biz bu kurallarla devlette görev yaptık 11-12 senedir. Niye? Milletin evlatları olsun diye. Niye? Milletin evlatlarına burs verilsin diye. Bir kadına, genç bir kadına 110 bin dolar İBB burs vermiş, 110 bin dolar! Ekrem İmamoğlu ne yapmış? 5,5-6 senede bugünün parasıyla 12,5 milyar lirayı 600 bin çocuğa dağıtmış. 12,5 milyar lirayı… Onun için ben buradayım.

Burada bulunanların belki farkında değildir; yeğenidir, komşusudur, tanıdığı bir çocuktur burs aldıysa İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden. Niye? Kendi parası çünkü. “Milletin parası millete verilecek” dedik biz, onun için. Ama bir kadın 110 bin dolar… Aynı kadın defalarca “Hadi burs aldın, gittin yurt dışına, yaptın mı yapmadın mı o da belli değil, hadi geri dön hizmetini yap” diye kuruma çağrılıyor, cevap bile vermiyor; kuruma bile gelip kuruma hizmet bile etmiyor. Kayıtlı, tespitli! Bunu yaşattılar bize ya! Bu mektuplar kendisine yazılırken Sayın Cumhurbaşkanı o zaman Başbakan, aynı anda Başbakan’a da danışmanlık yapıyor. Benim yanımda öyle biri gezecek, kovarım onu biliyor musunuz, kovarım! Bedelini ödettiririm ona.

Onun için şimdi bunu tespit ediyor, kim tespit ediyor? Ana muhalefetin sözcüsü açıklıyor. Peki ana muhalefetin sözcüsü açıkladı, açıkladı. Yahu Allah aşkına, üç kişi, üç kişi beylik laflar etti. “Kim yaptıysa ortaya çıksın.” Neymiş? AK Parti’nin sözcüleri acayip laflar ediyormuş. “Kim yaptıysa ortaya çıksın. Kim yaptıysa kendini ihbar etsin. Gitsin teslim olsun.” Vay anasını ya! Devleti düşürdükleri duruma bakar mısınız?

Bakın ben gözlerimi kapatayım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yöneticilerinden, teftiş kurullarından şöyle parmağımı gezdireyim, bir tanesinde dursun, böyle üç tane adam seçeyim, üç tane kadın seçeyim; Ankara’ya........

© Medyascope