DEM Partili Tayip Temel Medyascope’a konuştu: “İktidarla görüşmek, ittifak yapmak anlamına gelmez, iktidarı hedefleyen bir siyasi gücüz”
Son güncelleme: 8 Eylül 2026 -
DEM Partili Tayip Temel Medyascope’a konuştu: “İktidarla görüşmek, ittifak yapmak anlamına gelmez, iktidarı hedefleyen bir siyasi gücüz”
Tercih edilen kaynak olarak ekle
İSTANBUL (Medyascope) – DEM Parti Eşbaşkan Yardımcısı Tayip Temel, partinin yeniden yapılanma sürecini, barış sürecinin hukuki boyutunu ve Kürt sorununa ilişkin yaklaşımını değerlendirdi.
DEM Parti Eşbaşkan Yardımcısı Tayip Temel Medyascope’a konuştu. Temel, partinin yeniden yapılanma sürecini değerlendirdi ve mevcut örgütsel kalıpların aynen sürdürülemeyeceğini vurguladı. Temel, yeni dönemde toplumun değişen ihtiyaçlarını dikkate alan geniş bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu söyledi.
İktidarla yapılan görüşmelerin bir ittifak anlamına gelmediğini söyleyen Temel, DEM Parti’nin iktidarı hedefleyen bir siyasi güç olduğunu hatırlattı. Temel, Türkiye’nin ihtiyacının yalnızca yeni bir seçim ittifakı olmadığını belirterek, bunun yerine “Demokratik Cumhuriyet Hareketi” fikrini öne çıkardı ve bu hareketin toplumsal karşılığının “toplum ittifakı” olduğunu belirtti.
Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü meselesinin süreçte kilit bir başlık olduğunu belirten Temel, ağırlaştırılmış müebbet cezasının Öcalan’ın içeride tutulması amacıyla getirildiğini iddia etti.
Ruşen Çakır yorumladı: Kürt siyaseti bölünüyor mu?
Cemil Bayık: “Öcalan ve yönetici kadronun durumunun netleşmesi gerekir”
Tayip Temel ile röportajımızın tamamı şöyle:
DEM Parti’nin yeniden yapılanacağı ve yeni bir siyasal oluşumun gündemde olduğu söyleniyor. Nasıl bir yapılanmadan söz ediyoruz?
DEM Parti açısından yeni dönem, mevcut örgütsel ve siyasal kalıpların olduğu gibi devam ettirileceği bir dönem olamaz. Bunun çok farkındayız. Toplumun değişen ihtiyaçlarını, siyasal sürecin ortaya çıkardığı yeni imkânları ve barış perspektifini dikkate alan daha geniş bir zeminde örgütlenmeye ve yapılanmaya ihtiyaç var.
Ne olursa olsun bu yapılanmanın en önemli özelliği kapsayıcılık olmalı. Yalnızca mevcut siyasi çevrelerle sınırlı kalmadan, aydınların, yazarların, demokratların, liberallerin, muhafazakârların, farklı inanç ve kültürden çevrelerin, emekçilerin ve demokratik siyasete katkı sunmak isteyen bütün kesimlerin kendisini içinde görebileceği tarihsel bir ittifak ve yapıdan söz ediyoruz.
Altını çizerek vurgulamak gerekir ki burada mesele sadece partiye yeni insanların katılması değil. Siyaset yapma biçiminin kendisini değiştirmekten söz ediyoruz.
Yani klasik parti ve ittifak anlayışının dışında bir arayış mı var?
Evet. Mevcut ittifak anlayışımız hem yeterli değil hem de eksik zemin üzerinde gelişiyor. Çünkü çoğu zaman siyasal veya kurumsal merkezlerde ittifak yapıyoruz ve bu birliktelik yerele yani toplumsal zemine sirayet etmiyor. Üstte ve elit kalabiliyor. Böyle olunca ittifak anlayışımız toplumdan destek göreceğine bazı komplikasyonlar yaratarak tepkisel yaklaşımlara neden olabiliyor. Oysa asıl sorumuz şu olmalı; Biz bu ittifakları hangi mücadele etrafında kuruyoruz?
Bir siyasi blok bizden destek isteyebilir. Bizim yapmamız gereken yalnızca “destekliyor muyuz, desteklemiyor muyuz?” diye bakmak değil. Önce kendi taleplerimizi ortaya koymak.
Yerel demokrasi konusunda ne söylüyor? Kayyum meselesinde ne düşünüyor? Dil ve kültür haklarına yaklaşımı nedir? Hukuk devleti konusunda nasıl bir tutumu var? Demokratik siyasetin önünü açacak mı? Demokratik bir cumhuriyetin inşa edilmesi için ne öneriyor? Bunlara bakmalıyız. Taleplerimize en yakın olanla ortaklaşmanın yollarını aramak siyasetin gereğidir. Dolayısıyla ittifakın ölçüsü salt kimlik sorununa yaklaşım değil, sorunları çözme perspektifi, demokratik talepler ve ortak mücadele zemini olmalı.
Bu durumda iktidarla yapılan görüşmeler nasıl değerlendirilmeli? Bir ittifak söz konusu mu?
Hayır. İktidarla görüşmek, iktidarla ittifak yapmak anlamına gelmez.
Zaten şimdi herhangi bir güçle bu tartışmayı yürütme aşamasında değiliz. İktidarı hedefleyen bir siyasi gücüz. Eğer ittifaklar gündeme gelirse biz kendi taleplerimizi ortaya koyarız. Karşımızdaki siyasi aktörler bu taleplerin hangisine yaklaşıyor, hangisini kabul ediyor, hangisinde direniyor, buna bakarız. Demokratik siyasette izlediğimiz yol bunu gerektirir. Herkesle görüşmekten korkmamak gerekir. Eğer bir görüşme toplumsal barış açısından faydalıysa yapılmalıdır.
Bizim açımızdan önemli olan, kimseye eklemlenmek değil, kendi siyasal hattımızı koruyarak demokratik çözüm alanını genişletmektir. Yapılan görüşmeler bir barış ve çözüm arayışıdır.
“Demokratik cumhuriyet” ve “toplum ittifakı” kavramları bu yeni dönemde nasıl bir anlam taşıyor?
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir seçim ittifakı değil. Daha geniş bir toplumsal demokratikleşme için ortak zemine ihtiyaç var.
Cumhuriyetin demokratik niteliğini güçlendiren, farklı kimliklerin ve inançların kendisini eşit yurttaş olarak ifade edebildiği bir siyasal düzen gerekiyor.
Bu nedenle “Demokratik Cumhuriyet” fikri önemli. Bunun toplumsal karşılığı ise toplum ittifakıdır.
Cumhuriyet İttifakı gibi mevcut siyasal blokların karşısına yalnızca başka bir seçim bloğu koymak yeterli değil. Bunun yerine farklı toplumsal kesimleri ortak demokratik hedefler etrafında buluşturan bir Demokratik Cumhuriyet Hareketine ihtiyaç var. Bütün çabamız bu perspektifi geliştirebilmektir.
Bu ittifakta kimler yer alabilir?
Sınırları baştan çizilmiş bir yapı olmamalı.
Kürtler, Türkler, Araplar, farklı inanç grupları, kadınlar, gençler, emekçiler, aydınlar, akademisyenler, demokratlar, liberaller, muhafazakârlar… Demokratik çözümden yana olan herkesin kendisini ifade edebileceği bir alan yaratılmalı.
Burada “bizden olanlar” ve “olmayanlar” şeklinde bir ayrım yerine, demokratik gelecekte kimlerin ortaklaşabileceğine bakmalıyız.
“Silahın yerine demokratik siyaset geçerse çözüm gelişir”
Barış sürecinin merkezinde sizce ne olmalı?
Her savaşın bir sonu vardır. Sonsuz savaş olmaz. Dolayısıyla bugün esas mesele savaşın ve çatışmanın nasıl sürdürüleceği değil, nasıl sona erdirileceğidir.
Bence kritik eşik, silahlı çatışmanın yerine demokratik siyasetin geçirilmesidir.
Kürt sorunu gibi ağır bir sorun düşünüldüğünde silah bırakmak tek başına yeterli değil. Silahın bıraktığı alanı siyaset doldurabilmeli. O insanlar kendi düşüncelerini demokratik ve hukuki yollarla ifade edebilmeli. Siyasi faaliyetlerin önündeki engeller mutlaka kaldırılmalı.
Aksi hâlde çatışmayı sona erdirmiş görünürsünüz ama çatışmayı üreten koşulları ortadan kaldırmamış olursunuz.
Bunun hukuki ayağı ne olmalı?
Hukuk bu adımlar için güvence sağlamalı. Silahsızlanma sürecine giren insanlar evlerine gidip oturmayacağına göre bundan sonra demokratik siyasete katılabilmesinin önü açılmalı. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmalı. Uygulamak yetmez aynı zamanda o kriterleri iç hukukta temel referans hâline getirmek gerekir. Neden Türkiye yargısının verdiği yanlış kararları hep uluslararası hukuk kurumları düzeltsin ki? Bu temelde insanların hakları kişisel takdirlere değil, hukuka dayanmalı.
Burada mesele yalnızca kişilerin hukuki statüsü değildir. Esas mesele, çatışmadan demokratik siyasete geçişin hukuken güvence altına alınmasıdır.
Peki Öcalan’ın özgürlüğü meselesi bu çerçevenin neresinde duruyor?
Bu mesele geliştirilen siyasal sürecin en önemli başlıklarından biri. Fakat bunu yalnızca kişisel bir özgürlük meselesi olarak ele almak eksik olur. Öcalan önderliği ısrarla geçmişte yaratılmış bazı olumsuzluklarla Türkiye halkına sunuldukça diğer tarafta sürecin samimiyetine ve sahiciliğine şüpheyle bakma düzeyi artıyor. İnançsızlık derinleşiyor. Eğer bir toplumun demokratik siyasete geçişinden söz ediyorsak, bunun önündeki hukuki ve siyasi engellerin tamamını ele almak gerekir.
Dolayısıyla mesele kişiselleştirilmeden, hukuk ve demokratikleşme çerçevesinde değerlendirilmelidir. Şimdi gündemde olan ağırlaştırılmış müebbet cezası tamamen Öcalan’ın içerde tutulması için getirildi. Binlerce kişi şu an aynı hukuksuzluk ve insafsızlıkla karşı karşıya. Düzeltilmesi gerekir. Uluslararası hukuk otoriteleri bunun insanlık dışı olduğunu ve umut ilkesinin ihlal edildiğini söylüyor.
İşin siyasi kısmına da baktığımızda; Öcalan Önderliği devrede olmadan Kürt siyasi hareketinin silahı tamamen terk etmesi için son sözü söyleyecek aktör çıkamaz. PKK sistematiği böyle bir gerçekliğe dayanıyor. Barış, çatışmasızlık ve geri dönüş için tek söz mercii Öcalan liderliğidir. Bunun topluma da doğru anlatılması lazım.
Aynı şekilde hareketin farklı düzeylerindeki insanların geleceği konusunda da kapsayıcı, uygulanabilir ve toplumsal barışı güçlendirecek hukuki çözümler düşünülmelidir. Öyle kapsam dışı bırakıldılar demekle çözüm gelmez. Cesur ve gerçekçi bir politikaya ihtiyaç vardır.
Kürt sorununun çözümünde nasıl bir yaklaşım öneriyorsunuz?
Kürt sorununu yalnızca devletçi anlayış ve perspektifle ele almak doğru değil. Egemenlerin inkâr siyaseti de iflas etmiştir artık. Kürtlerin kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle ve siyasi iradesiyle özgürce yaşayabilmesi temel mesele olmalı.
Burada Kürt kimliğinden vazgeçmekten söz etmiyoruz. Tam tersine, Kürt kimliğinin özgürce yaşamasını ayrılıkçı bir çözümden ibaretmiş gibi bir zorunluluktan ayırıyoruz.
Bir insanın Kürt olması için bir devlete sahip olması gerekmiyor.
Bu yaklaşım içerisinde milliyetçiliğe nasıl bakılıyor?
Toplumda tek bir çözüm modelinin düşünülmesi ve savunuluyor olması mümkün değildir. Toplumun içinde farklı görüşlerin, farklı tezlerin olması doğaldır. Bu bağlamda Kürtlerin kendi kimliklerini savunması başka bir şeydir, bunun mutlak milliyetçilik olarak........
