menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnsanlar ve kapılar

17 0
24.03.2026

Kendine ulaşabilmek insanın kendi düşünsel ağırlığına biçtiği değer, belki de en çok kendini başkalarına ne kadar açtığında sınanır.

Hayatta bazı insanlar vardır; kapıları yok gibidir. Onlara istenildiği zaman ulaşılır, istenildiği anda kalplerine dokunulur. Sanki bir insan değil de her yaraya sürülen bir merhem gibidirler. İlk bakışta bu durum bir erdem gibi görünür. Birine iyi gelebilmek, bir acıyı hafifletebilmek insana anlam duygusu verir. Faydalı olmak, işe yarar hissetmek, bir başkasının hayatına dokunabilmek insanın kendini değerli hissettiği anlar gibi görünür. Ancak zamanla sessiz bir gerçek kendini hissettirmeye başlar: Sevilmek için değil, sadece “lazım olmak” için yaşayan bir ruh, en çok kendine yabancılaşır. Çünkü ihtiyaç duyulan olmak ile gerçekten değer görmek aynı şey değildir. 

İnsan çoğu zaman bu ikisini karıştırır. Birine iyi geldiği için sevildiğini zanneder. Oysa bazı sevgiler varlığa değil faydaya bağlıdır. Fayda bittiğinde ilgi de azalır. İşte o noktada insan aslında ne kadar yalnız olduğunu fark eder. Bu yabancılaşma, insanın kendi değerini yavaş yavaş yitirdiği noktadır. Çünkü olgunluk başkalarına iyi gelmekle değil, kendine ihanet etmemeyi öğrenmekle başlar. Herkese yetişmeye çalışan insan en çok kendine geç kalır. Her yaraya koşarken kendi yarasını unutacak kadar yorulur. İçinde biriken yorgunluk zamanla bir boşluğa dönüşür. İnsan bazen durup kendine şu soruyu sormalıdır:

“Ben gerçekten iyi olduğum için mi veriyorum, yoksa sevilmek için mi?”

Bu sorunun cevabı insanın kendiyle kurduğu ilişkinin en açık göstergesidir. Bir süre sonra şu gerçekle yüzleşilir: Kendi sınırlarını çizemeyen insan başkalarının sınırlarında kaybolur. Sürekli “evet” diyen biri zamanla kendi hayatında “hayır” demeye yer bulamaz. Herkesin hayatında yer kaplarken kendi hayatında silikleşir.

İnsanın kendine ulaşma çabası artık yalnızca içsel bir yolculuk değildir. Birey, kendini çoğu zaman başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden tanımlar. Ne kadar sevildiği, ne kadar ihtiyaç duyulduğu ya da ne kadar “işe yaradığı”, kişinin kendi değer algısını belirlemeye başlar. Ancak burada ince bir kırılma vardır: Değerli olmak ile işlevsel olmak çoğu zaman birbirine karıştırılır. Oysa başkaları için faydalı olmak geçici bir anlam üretirken, gerçek değer insanın kendiyle kurduğu sahici bağdan doğar. Bu bağ zayıfladığında, kişi başkalarının ihtiyaçları içinde erir ve kendi varlığı giderek silikleşir.

Bu kayboluşta iyilik bile yön değiştirir. Kendinden eksilterek verilen her şey insanı biraz daha azaltır. Başkalarına kattığını zannederken aslında kendinden götürür. Bu yüzden iyilik kendini yok sayarak yapıldığında bir erdem değil, bir tükeniştir. Tükenmişlik bir anda gelmez; yavaş yavaş, fark edilmeden gelir. Önce küçük fedakârlıklarla başlar, sonra alışkanlığa dönüşür, ardından bir kimliğe… Bir gün insan aynaya baktığında kendini tanımakta zorlanır. Bazen  susmak, durmak, mesafe koymak… Bunlar zayıflık değil, kendini koruma biçimleridir. Belki de insanın öğrenmesi gereken en zor şeylerden biri şudur: Herkese yetişmemeyi kabul etmek, her çağrıya cevap vermemek, herkesi kurtaramayacağını anlamak…

Çünkü insan herkese yetmeye çalıştıkça kendine yetemez hale gelir. İçimizde o sessiz soru belirdiğinde gerçek daha da netleşir: “Ben herkese iyi gelmeye çalıştım ama kim bana iyi geldi?” Eğer bu sorunun bir cevabı yoksa insanın içi yavaş yavaş eksilmeye başlar. Değer vermek kendinden vazgeçmek değildir; kendini de o değerin içinde koruyabilmektir. Kendine değer vermek bazen seçim yapabilmektir: Her kapıyı çalmamak, her davete gitmemek, her ilişkide kalmamak, herkes için aynı emeği harcamamak…

Herkes aynı derinliği taşımaz, aynı niyeti barındırmaz ve herkes senin verdiğin değeri taşıyacak kapasitede değildir. Bu noktada insan şunu fark eder: Değer herkese eşit dağıtılacak bir şey değil, doğru yerlere verilecek bir bilinçtir. Kendini sevmek kendine saygı duymakla başlar. Kişinin kendine gösterdiği şefkat iç huzurunun temelidir. Kendine nazik olmayan birinin dünyaya şefkatli olması uzun sürmez. Çünkü içi boş olan bir kap başkasını dolduramaz. Bu yüzden kendine dönmek gerekir: Kendi sesini duymak, kendi ihtiyaçlarını fark etmek, kendi sınırlarını çizmek… Kendine değer vermek bazen uzaklaşmayı bilmektir. 

Değerinin bilinmediği yerde kalmamak, görmezden gelindiğinde geri çekilmek, saygısızlık karşısında susmamak, ihanet gördüğünde kendini terk etmemek… Kendini korumak kaçmak değildir; aksine kendine sahip çıkmaktır. İnsanın en büyük hatası başkalarına fazla değer vermesi değil, kendine hak ettiğinden daha az değer biçmesidir. Kendi değerinin farkında olmak kibir değil, bir öz savunmadır. Belki de en tehlikelisi değeri düşük insanlarla uzun süre vakit geçirmek… İnsan bulunduğu ortamın ortalamasına dönüşür. Önce enerjin azalır, sonra inancın, sonra hayallerin… Bir gün fark etmeden kendinden uzaklaşmış olursun. Bu yüzden belki de en önemli şey şudur: Kendine ulaşabilmek, kendinde kalabilmek, her şeye rağmen kendini eksiltmeden var olabilmek…

İnsan başkaları için ne kadar varsa değil, kendisi için ne kadar kalabildiyse o kadardır. İnsan şunu zamanla anlıyor: Kendini kaybederek kazanılan hiçbir şey gerçekten kazanılmış değildir.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü