Münih’te “terapi seansları” ve Kürtlerin uluslararası prömiyeri
Münih Güvenlik Konferansı, dile kolay, 60 küsur yıldır devam eden bir gelenek.
Ancak hafızalarımızı şöyle bir yokladığımızda, 2007’de Putin’in o meşhur çıkışından bu yana konferansın imajını bu denli parlatan, analistlerin iştahını bu kadar kabartan bir başka dönem olmamıştı. Hatırlarsınız, Putin konuştuğunda bizim Genelkurmay bile hızını alamayıp, konuşma metnini sitesine koymuştu. İşte bu yılki Münih, o 2007 ruhunu başka bir düzlemde, Avrupa’nın kendi kendisiyle yüzleştiği bir “kapitalizm terapisi” kıvamında karşıladı bizi.
Fakat konferansın asıl hikayesi, Batı’nın “Yıkım Süreci” şeklindeki o berbat ve vizyonsuz perspektifinde değil, koridorlarda ve ikili görüşmelerde gizliydi. Açık konuşalım: Bu yıl Münih, Kürt hareketinin -özellikle Rojava bağlamında- küresel ölçekte ilk kez bu denli yüksek perdeden sahne aldığı, adeta bir “yıldız” gibi parlatıldığı bir platforma dönüştü.
Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in, üstelik Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile aynı düzlemde konferansın ilgi odağı haline gelmesi, sadece bir “görüşme trafiği” olarak okunamaz. Özellikle Rubio ile verilen o kare, basit bir PR çalışmasından ziyade, Şam’ın hayatta kalma içgüdüsüyle Washington’ın çıkış stratejisinin kesiştiği zoraki bir nikah masasıdır. Aslında, Washington, “sonsuz savaş” yerine “garantörlü entegrasyon” modeline geçerek, Şam’ı ekonomik ve siyasi havuçla, Kürtleri ise güvenlik sopasıyla aynı hizaya getiriyor.
Alman Bakan ile görüşmenin yanında, Macron’un şovu; Suudi Arabistan ve Irak dışişleri bakanları ile hami/sponsor rolündeki Neçirvan Barzani’nin olduğu bir denklem var. Kürtler bu yıl Münih’e damga vurdu; ana gündem ise akademik bir tartışma olarak tozlu raflarda kaldı.
Peki, bu sırada Ankara ne yapıyordu?
İşte en zor soru bu. Hakan Fidan’ın yokluğu, İbrahim Kalın’ın son dakika temasları… Türkiye’nin net bir “seyirci” konumunda kaldığı, olup biteni belki de engelleyemediği için protesto eder gibi uzaktan izlediği bir tablo var karşımızda. Bizim “adamımız” dediğimiz Suriye Dışişleri Bakanı bile Kürtleri “partner” olarak nitelerken, Ankara’nın bu öngörülemezliği ve sessizliği hayra alamet değil.
Kavramlara takılmak mı gerçeği görmek mi?
Şeybani, “Kürtler otonomi istemedi” diyor; Mazlum Abdi ise “Kavramlara takılmayın, adımız ne olursa olsun yerel yönetim istiyoruz” diye yanıt veriyor. Aslında mesele çok net: Suriye’de anayasal bir ademi merkeziyetçilik modeli pişiriliyor. Bizim medyanın “Kürtler bitti, PKK dağıldı” manşetleri attığı bir dönemde, Şam yönetimi Kürtlerle resmi bir heyetle masaya oturuyor. Amerika ise bölgeden çıkış stratejisini kurarken, Kürtleri rejime “kayıtsız şartsız” değil, kendi bölgelerinde bir yönetim pratiğiyle entegre etmeye çalışıyor.
Burada Türkiye için asıl can sıkıcı olan, Barzani’nin bu süreçteki garantörlüğü. “Türkiye olmasa Barzani bir hiçtir” diyenlerin tezi Münih’te çökmüştür. Sizin durduramadığınız trafiği Barzani organize ediyor, Lindsey Graham ile paralel açıklamalar yapıyor. Şam’ın SDG’yi “terörist” değil “partner” ilan etmesi, Ankara’nın güvenlik doktrinini boşa düşürüp Suriye politikasını diplomatik bir ofsayt tuzağına itiyor.
İran ve İsrail: İnce ayar devrede
Tabii bu tabloyu İran ve İsrail faktöründen bağımsız okumak saflık olur. İsrail Dışişleri Bakanı Saar’ın “Rojava’daki felaketi biz durdurduk” çıkışı, aslında Münih’teki bu prömiyerin arkasındaki “ince ayarı” deşifre ediyor. İsrail; İran’a uzak, Türkiye’nin kontrolünde olmayan ve kendisine tehdit oluşturmayan bir Suriye istiyor.
Münih gösterdi ki; Suriye’de artık SDG üzerinden değil, “Kürt olgusu” üzerinden yeni bir yönetim pratiğine şahit olacağız. Ankara bu sürece dahil mi, yoksa sadece izliyor mu? Eğer bu gelişmeler “bilgimiz dahilinde” ise, neden o masada yoktuk? Yok eğer haberimiz yoksa, bu daha da vahim. Görünen o ki, Orta Doğu’nun yeni oyun planında Kürtler bir “aktör” olarak tescillenirken, biz hâlâ “100 PKK’lı Kandil’e geçti” demekle meşgulüz.
Fotoğraf: Suriye Haber Ajansı
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
