menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Montrö, Boğazönü Adaları ve tarihin unutulan sayfaları

14 0
01.04.2026

Dış politikada kurumsal hafızanın ve tarihi gerçeklerin yerini, günlük hamasetin ve konjonktürel söylemlerin aldığı bir dönemden geçiyoruz.

Tarihi olayları, o günün diplomatik koşullarından ve uluslararası dengelerinden kopararak okumak, ne yazık ki bizi stratejik körlüğe sürüklüyor.

Son günlerdeki Montrö tartışmalarından daha birkaç hafta önce Boğazönü Adalarından Semadirek ve Limni’nin askersizleştirilmiş olup olmadığını tartışıyorduk. Özellikle, Montrö öncesi Türkiye-Yunanistan temaslarını adeta yok sayan resmi söylemle, Montrö Boğazlar Sözleşmesi müzakerelerindeki Yunanistan’ın pozisyonunu ve katkısını görmezden geliyorduk.

Montrö’nün geleceğinin de tartışmaya açılabileceği bu süreçte, her şeyden önce Yunanistan’ın bu defa müzakere sürecinde nerede duracağını da iyi hesaplamamız gerekiyor.

Şöyle ki:, tarihli belgelere ve o dönemin diplomatik yazışmalarına baktığımızda, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin bugünkü gibi salt bir “husumet” üzerinden değil, ortak bölgesel çıkarlar ve rasyonel bir denge politikası üzerinden yürütüldüğünü görürüz. 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalanırken, Yunanistan’ın Türkiye’nin tezlerine verdiği destek ve Boğazönü Adalarının (Limni ve Semadirek) statüsünün Lozan’dan Montrö’ye evrilen süreçteki durumu, dönemin Türk hariciyesinin özellikle de Atina büyükelçisi Ruşen Eşraf Ünaydın’ın muazzam bir diplomatik başarısıdır.

Bu başarının tesadüf olmadığını, dönemin basınına yansıyan o tarihi kupürler bize tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın, Balkan Konseyi toplantısı için Yunanistan Başbakanı Metaksas ile Atina’dan Belgrad’a aynı trenle, adeta tek bir heyetmiş gibi hareket etmesi sıradan bir protokol detayı değildir. Pire’de askeri mızıka ile karşılanan, Atina sokaklarında Yunan halkı tarafından şiddetle alkışlanan bir Türk Dışişleri Bakanı tablosu var karşımızda. İstasyonları hıncahınç dolduran kalabalıkların “Yaşasın Atatürk, Yaşasın Kral!” nidalarıyla inlemesi, iki devletin o dönemde sadece masada değil, halklar nezdinde de nasıl bir “Balkan Antantı” ruhu inşa ettiğinin en somut belgesidir. Tevfik Rüştü Aras’ın Yunan basınına verdiği demeçte altını çizdiği “iki dost devleti alakadar eden bütün meselelerde noktai nazar birliği bulunması” vurgusu, Ege’de ve Boğazlar’da güvenliğin tek taraflı dayatmalarla değil, işte bu karşılıklı mutabakatla sağlandığının kanıtıdır.

Bugün Montrö’yü tartışmaya açmak veya Ege adaları üzerinden salt iç politikaya yönelik bir gerginlik stratejisi izlemek, 1930’ların o ince işlenmiş diplomatik mimarisini dinamitlemek anlamına gelir. Eğer Montrö’nün masaya yatırılma ihtimali belirirse, karşımızda 1936’daki gibi Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlayan, Türk heyetini “Yaşasın Atatürk” sloganlarıyla uğurlayan bir Yunanistan değil; tam aksine, ABD ve AB’yi arkasına almış, maksimalist taleplerini dayatmaya çalışan bir Atina bulacağımız aşikardır.

Dış politika, tarihi cımbızlayarak değil, bir bütün olarak okumayı gerektirir. Semadirek ve Limni’nin statüsünü tartışırken, Montrö’nün bize sağladığı o büyük güvenlik şemsiyesini ve bu şemsiyenin kurulmasında izlenen akılcı diplomasiyi unutmamak zorundayız. Aksi takdirde, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak, hariciye tarihimize yazılacak en acı sayfalardan biri olacaktır.

Harita: mavivatan.net

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü