menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dağ fare doğurdu: İçi boş rapor ve “majestelerinin muhalefeti…”

32 0
24.02.2026

Aylardır büyük bir beklentiyle, adeta bir “demokratikleşme startı” verilecek umuduyla beklediğimiz Meclis raporu nihayet yayınlandı.

Önce taslağını, ardından resmi halini defalarca, özellikle de CHP ve DEM Parti’nin talebiyle eklendiği söylenen 6. ve 7. bölümlerini dikkatlice okudum. Sonuç mu? Tam bir hayal kırıklığı. Karşımızda gerçeklikle bağlantısı tamamen kopmuş, 80 sayfalık şişirme ve toptan boş bir metin duruyor. Öyle ki, yapay zekâya özetletmek isteseniz 1,5 sayfayı geçemeyecek kadar içerikten yoksun.

Raporun temel esprisi şu: Devletin güvenlik kuvvetleri, terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bıraktığına dair bir belge getirecek, siyasi irade de “Ha tamam, şimdi oldu” diyerek demokratikleşme düğmesine basacak. Dünyanın hangi ülkesinde, hangi güvenlik örgütü siyasi iradenin arzusu ve takvimi dışında böyle objektif bir süreç yürütebilir? Bu, meseleyi salt bir asayiş ve güvenlik parantezine sıkıştırmaktan, “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, tarihsel kökenleri yoktur” kolaycılığına kaçmaktan başka bir şey değildir.

Ancak bu raporun ortaya çıkardığı çok net ve tarihi bir sonuç var: DEM Parti artık resmen bir “Türkiye Partisi” olmuştur. Yıllardır talep edilen bu durum, ne yazık ki demokratik bir entegrasyonla değil, DEM’in Meclis’teki “majestelerinin muhalefeti” içindeki yerini almasıyla tescillenmiştir. Sadece DEM değil, Türkiye’nin birinci partisi konumundaki CHP de bu içi boş sürece payanda olarak “kaybedenler kulübündeki” yerini almıştır. İktidarın otoriterleşen yönetim biçimine karşı demokratikleşmeyi savunmak yerine, iktidarın çizdiği oyun alanında figüran olmayı içselleştirmiş bir muhalefet tablosuyla karşı karşıyayız.

Seçim bekası ve “umut kakkı” illüzyonu

İktidar cephesinde ise tam bir oyalama taktiği devrede. Sayın Bahçeli’nin Meclis kürsüsünden Abdullah Öcalan için “umut hakkından yararlansın” çıkışıyla başlayan süreç, bugün bizzat Sayın Cumhurbaşkanı’nın kurmaylarına “Umut hakkı falan yok, gidip topluma bunu anlatın” talimatı vermesiyle en başa dönmüştür. Milli Savunma Bakanı’nın “Terör örgütüyle hiçbir şeyi müzakere etmedik” açıklaması da Bahçeli’yi boşa düşüren bir diğer hamledir.

Peki bu çelişkilerin amacı ne? Çok açık: Önümüzde iki yıldan az bir süre kalan seçimler ve Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesinin önünü açacak yeni anayasa süreci. İktidarın demokratikleşme gibi bir derdi yok; tek dert, iktidarın bekası ve Erdoğan sonrası Türkiye’nin dizayn edilmesidir. Kürt sorunu da, dış politika da bu uğurda kullanılacak birer enstrümandan ibarettir.

Suriye düğümü ve Münih’in mesajı

Meselenin bir diğer ayağı elbette Suriye. Başından beri bu sürecin dış politika ve Suriye odaklı olduğunu vurguluyoruz. Alin Özinian’ın ifadesiyle raporda tam 25 kez “bölge” kelimesi geçiyor ve kastedilen yer açıkça Türkiye-Suriye sınırı. Türkiye’nin Suriye’deki temel stratejisi, Kürtlerin herhangi bir statü elde etmesini engellemek üzerine kurulu.

Ancak Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bölgedeki gelişmeleri eskisi gibi tek başına kontrol edemeyeceğini gösterdi. ABD ve Batılı aktörlerin devrede olduğu, Kürt grupların kendi aralarında diplomasi yürüttüğü yeni bir denklem kuruluyor. İktidar, Suriye’de istemediği bu tabloya karşı içerideki milliyetçi oyları konsolide etmek için “beka” söylemine sarılmaya devam edecektir.

Yeni askeri vesayet ve sansür

Tüm bu dış politika ve güvenlik meselelerini tartışırken, Türkiye’nin içine düştüğü yeni bir “vesayet” türüne de değinmek zorundayım. Yıllarca “askeri vesayeti bitirdik” diyenler, bugün dış politikayı, Avrupa Birliği’ni, hatta ekonomiyi bile televizyon ekranlarındaki emekli askerler üzerinden topluma dikte ediyor. Hükümetin ideolojik ve rant temelli dış politikasına yakıt üreten bu isimler, üniformalarının arkasına sığınarak kendi görüşlerini “milli çıkar” olarak pazarlıyorlar.

Bunun en acı örneğini bizzat yaşadım. Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan, Libya anlaşmasının hukuki statüsünü ve Mavi Vatan’ın teknik tanımını yaptığım söyleşim, birilerinin rahatsız olması üzerine yayından kaldırıldı. İktidarın bile dert etmediği hukuki gerçekleri, kendilerine durumdan vazife çıkaran bu “yeni vesayet” odakları dert ediyor. Cumhuriyet gibi bir gazetenin bu sansüre boyun eğmesi, basının ve demokrasinin geldiği noktayı özetliyor.

Geldiğimiz noktada, iktidarın bekası uğruna heba edilen demokratikleşme umutları ve bu oyuna bilerek veya bilmeyerek alet olan bir muhalefet var. Tarihin çok zor ve sıkıcı bir döneminden geçiyoruz. Yine de, her şeye rağmen, bu ülkenin barış ve demokrasi içinde yaşamasını arzu eden milyonlarca yurttaşımız için “ümit fakirin ekmeğidir” demeye devam edeceğiz.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü