menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

MAĞDURİYETTEN MUKTEDİRLİĞE: 28 ŞUBAT’IN ASIL İMTİHANI

11 0
28.02.2026

MAĞDURİYETTEN MUKTEDİRLİĞE: 28 ŞUBAT’IN ASIL İMTİHANI

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni bir kavga dili değil; yeni bir vicdan dili. 90 ruhu, yalnızca yasaklara karşı direniş değildi; aynı zamanda vakar, sabır ve ahlâk demekti. O ruhu yeniden kuşanmak için önce kendi nefsimizle yüzleşmeliyiz. Çünkü asıl darbe, tankla değil; kalpte başlar. Ve asıl diriliş de yine kalpte başlar.

MAĞDURİYETTEN MUKTEDİRLİĞE: 28 ŞUBAT’IN ASIL İMTİHANI

Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarından düşmez, insanın içine düşer. 28 Şubat öyle bir tarihti. “Bin yıl sürecek” denilen bir tasavvurun, milletin inanç dünyasına, kamusal varlığına ve haysiyetine yönelttiği soğuk bir müdahale… Tankların gölgesi sokaklara düşmedi belki; ama kalplere düşen gölge daha uzundu.

O dönem, dindar kesim için yalnızca siyasal bir tasfiye süreci değildi. Eğitimden ticarete, sanattan bürokrasiye kadar hayatın her alanında “öteki”leştirilmenin sistematik bir dili üretildi. Başörtüsü kapıdan çevrildi, katsayı adaleti örseledi, iş dünyasında görünmez bariyerler kuruldu. İnancın kamusal tezahürü neredeyse “suç” gibi muamele gördü. Bu, yalnızca bir yönetim tercihinin değil, bir zihniyetin tezahürüydü: Kendi halkına mesafeli, kendi değerleriyle barışık olmayan bir modernleşme tasavvuru.

Ne var ki tarih, kibri sevmez. “Bin yıl” denilen süre, iki on yıl içinde dağılabildi. Millet iradesi, sandıkla konuştu; yasaklar birer birer kalktı; kamusal alanda görünmez sayılan insanlar görünür oldu. Bir devrin mağdurları, başka bir devrin “muktedirleri” hâline geldi.

Fakat asıl soru burada başlıyor.

Mağduriyetten İktidara: İmtihanın Başladığı Yer

Bir kuşak, 28 Şubat’ın acısını iliklerine kadar yaşadı. İnancı sebebiyle dışlanan, kariyeri yarım bırakılan, hayalleri ötelenen bir kuşak… Bu kuşak, hakikat bildiği değerler uğruna bedel ödedi. Sabırla, sebatla, dua ile yürüdü.

Bugün ise başka bir manzarayla yüz yüzeyiz. O hakikatlerin çocukları, zaman zaman o hakikatleri ters yüz eden bir savrulmanın içinde. Güçle imtihan, konforla imtihan, görünürlükle imtihan… Dün yasaklanan değerler, bugün sıradanlaşma ve dünyevileşme riskiyle karşı karşıya.

Sosyolojik olarak bu kırılmanın birkaç sebebi var:

1. Travmanın Kurumsallaşamaması

“Acı hatırlandı; hikmet inşa edilemedi.”

28 Şubat’ın mağduriyetleri bireysel hafızalarda güçlü biçimde yaşadı; ancak bu hafıza sistemli bir eğitim, arşiv ve düşünce üretimiyle kurumsallaşmadı.

• O dönemde üniversite kapılarında yaşanan başörtüsü yasakları, katsayı uygulamaları ve kamu görevinden uzaklaştırmalar; sonraki nesillere belgesel, akademik çalışma, ders müfredatı veya sistematik hafıza projeleriyle aktarılmadı.

• Mağduriyet hikâyeleri çoğu zaman sohbet ortamlarında kaldı; kurumsal hafıza merkezleri, etik raporlar, demokratikleşme dersleri üretilemedi.

• “Bir daha asla” cümlesi güçlü söylendi; fakat bunu güvence altına alacak hukuk kültürü ve denetim mekanizmaları yeterince güçlendirilmedi.

Sonuçta yeni nesil, bedel ödenmiş hakikatleri bir mücadele mirası olarak değil; zaten var olan bir konfor alanı olarak gördü. Bedelin bilinmediği yerde, değerin ağırlığı hissedilmez.

2. Mağduriyet Kimliğinin İktidara Taşınması

“Mağduriyet bir ahlâk üretir; iktidar başka bir ahlâk ister.”

Mağduriyet dönemi insanı sabra, dayanışmaya ve tevazuya yöneltir. Fakat iktidar dönemi adalet, şeffaflık ve liyakat ister.

• Dün dışlanan kadroların, bugün kendi çevrelerini önceleyen kadrolaşma eğilimleri göstermesi.

• Eleştiriye kapalı bir savunma refleksi: “Biz yıllarca mağdur edildik” söylemiyle her itirazı haksızlık gibi algılama.

• Gücü denetleyen mekanizmalar yerine, gücü konsolide eden alışkanlıkların güçlenmesi.

Mağduriyet psikolojisi, iktidarda kaldığında iki risk üretir:Ya sürekli tehdit algısıyla sertleşir ya da rövanş duygusuyla adalet terazisini şaşırır. Oysa adalet, geçmişin intikamı değil; geleceğin teminatıdır.

3. Dünyevileşmenin Cazibesi

“İmkân arttığında imtihan derinleşir.”

Yasakların kalkmasıyla birlikte eğitim, ticaret ve bürokraside geniş alanlar açıldı. Bu, tarihî bir fırsattı. Fakat imkânın artışı, beraberinde yeni bir sınav getirdi.

• Tüketim kültürünün muhafazakâr çevrelerde hızla yayılması.

• Zenginliğin, sadeliğin önüne geçmesi; gösterişin, hizmetin önüne geçmesi.

• STK’ların ve cemaatlerin ideal merkezli yapılardan, kimi zaman statü merkezli yapılara dönüşmesi.

Dün “yasaklı kimlik” olan değerler, bugün “marka kimlik”e dönüşme riski taşıyor. İnanç, ahlâkî derinlikten kopup kültürel bir dekor hâline geldiğinde; ruh zayıflar, kabuk kalınlaşır.

“Hakikat, üslup kaybettiğinde etkisini kaybeder.”

Kamusal alanda görünürlük arttıkça temsil sorumluluğu da artar. İnanç yalnızca savunulmaz; temsil edilir.

• Sosyal medyada sert ve dışlayıcı dil kullanımı.

• Farklı düşünenlere karşı empati yerine kategorik yaftalama.

• Eleştiri kültürünün zayıflaması ve istişare mekanizmalarının daralması.

28 Şubat döneminde dindar kesim “mağdurun vakarı” ile toplumsal sempati kazandı. Bugün aynı kesim, eğer adalet ve merhamet dengesini kaybederse; temsil gücünü zedeler. Hakikat, bağırarak değil; adil davranarak güçlenir.

İslami açıdan mesele daha derindir. Kur’an’ın en temel ilkesi adalettir. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” emri, yalnızca düşmanlık anları için değil; güç anları için de geçerlidir. İktidar, ihlası test eder. Güç, kalbin gizli niyetlerini açığa çıkarır. Dün mazlum olanın bugün zalime benzememesi için sürekli bir murakabe gerekir.

Eğer gerçekten 90 ruhuna dönmek istiyorsak: • Geçmişin acısını kurumsal hafızaya dönüştürmeliyiz. • İktidarı, denetim ve şeffaflık kültürüyle terbiye etmeliyiz. • Zenginleşmeyi, infak ve sosyal adalet bilinciyle dengelemeliyiz. • Temsili, üslup ve merhamet hassasiyetiyle güçlendirmeliyiz.

Çünkü mesele sadece bir dönemi hatırlamak değildir. Asıl mesele, o dönemin bize öğrettiklerini kaybetmemektir. 28 Şubat’ı gerçekten aşmak, sadece yasakların kalkmasıyla değil; adalet ahlâkının yerleşmesiyle mümkündür.

Hakikatin Çocukları Neden Savruluyor?

Çünkü hakikat mirasla devredilmez; terbiye ile inşa edilir. 90’ların ruhu, bir direniş ve vakar ruhuydu. Az imkânla büyük bir ideal taşınıyordu. Bugün imkân çoğaldı; idealin yükü hafifledi.

Bir nesil, yoklukla direndi. Sonraki nesil, varlıkla sınanıyor.

Eğer çocuklar, bedel ödenmiş bir hakikatin anlamını idrak etmezse; hakikati sıradan bir kültürel kimlik unsuru olarak görür. İnanç, bir hayat tarzı olmaktan çıkıp bir aidiyet etiketine dönüşürse; ruh zayıflar, şekil güçlenir.

Bu noktada ciddi bir özeleştiri gerekiyor:

Gücü adaletle tartabildik mi?

İmkânı infak ve hizmet bilinciyle kullanabildik mi?

Eleştiriye açık, istişareye dayalı bir kültür inşa edebildik mi?

Kendi içimizde adaleti tesis edebildik mi?

90 Ruhuna Dönüş Mümkün mü?

Evet, mümkündür. Ama nostaljiyle değil; muhasebe ile.

“Hakikat, bağırarak değil; yaşayarak anlatılır.”

Ahlâkî yenilenme önce dilden başlar. Gücün dili sertleştiğinde hakikat savunulmaz, savrulur.

• Siyasette ve kamusal alanda kullanılan üslubun daha kuşatıcı ve sakin hâle gelmesi.

• Eleştiriyi düşmanlık saymayan bir olgunluk kültürünün geliştirilmesi.

• Sosyal medyada tahkir yerine tahkik; itham yerine izah tercih edilmesi.

• Kamu görevinde bulunanların sade hayat ve tevazu örnekliği göstermesi.

Toplum, söylenene değil; görülen hayata bakar. Eğer temsil edilen değer ile yaşanan hayat arasında mesafe açılırsa, söz tesirini kaybeder.

2. Adaletin Evrenselliği

“Adalet, sadece bizim içinse adı adalet değildir.”

28 Şubat’ta adaletsizlikten şikâyet eden bir hafıza, bugün aynı hassasiyeti herkese göstermelidir.

• Farklı düşüncedeki insanların hak ve özgürlüklerini savunmada tutarlı olmak.

• Kamu kadrolarında liyakati, aidiyetin önüne koymak.

• Hukuk süreçlerinde tarafsızlık ve şeffaflık ilkesini tavizsiz uygulamak.

• “Bizden olan” ile “olmayan” arasında ayrı hukuk üretmemek.

Adalet evrensel olmazsa, güven üretmez. Güven üretmeyen bir sistem ise uzun vadede kendi meşruiyetini zedeler.

3. İstişare ve Şeffaflık

“Kapalı kapılar, açık kalpleri beslemez.”

Güç merkezileştikçe hata riski artar. İstişare, sadece bir nezaket değil; bir emniyet supabıdır.

• STK’larda ve kamusal yapılarda düzenli istişare mekanizmaları kurmak.

• Karar alma süreçlerini mümkün olduğunca yazılı ve şeffaf hâle getirmek.

• Hesap verebilirliği bir zafiyet değil, bir erdem olarak görmek.

• Farklı görüşleri sürece dâhil eden çoğulcu yapılar oluşturmak.

İstişare kültürü zayıfladığında, liderlik kişiselleşir; kişiselleşen güç ise kırılgan hâle gelir.

4. Gençliğe Hakikat Eğitimi

“Başarı değil, anlam yetiştirmek.”

Gençlik yalnızca sınav ve kariyer eksenli bir hedefe yönlendirildiğinde; değer bilinci zayıflar.

• Okul ve STK programlarında ahlâk, adalet ve sorumluluk temelli içeriklerin artırılması.

• 28 Şubat gibi dönemlerin sadece tarih bilgisi olarak değil; değer muhasebesi olarak ele alınması.

• Gençlere rol model olabilecek sade ve tutarlı hayat örneklerinin öne çıkarılması.

• Gönüllülük, infak ve sosyal sorumluluk projelerine aktif katılımın teşvik edilmesi.

Hakikat, nasihatle değil; örneklikle aktarılır. Gençlik gördüğünü öğrenir.

5. Dünyevileşmeye Karşı İç Disiplin

“İmkân arttıkça muhasebe derinleşmelidir.”

Servet, makam ve şöhret insanın niyetini test eder. Bu testten geçmek, bilinçli bir iç disiplin gerektirir.

• Kamu ve STK yöneticilerinin mal beyanı ve şeffaflık kültürünü benimsemesi.

• Gösterişten uzak, sade yaşam tarzının teşvik edilmesi.

• Gelir artışının sosyal adalet ve infak bilinciyle dengelenmesi.

• İbadet, tefekkür ve iç muhasebeyi hayatın merkezinde tutan bir bilinç inşası.

Eğer gerçekten 90 ruhuna dönmek istiyorsak; • Gücü yumuşak bir üslupla, • Adaleti evrensel bir hassasiyetle, • Kararı istişareyle, • Gençliği örneklikle, • İmkânı ise muhasebeyle yönetmeliyiz.

Çünkü hakikat, yalnızca kazanılmak için değil; korunmak için de emek ister. İktidarın gerçek büyüklüğü, gücünü sınırlayabilme ahlâkında saklıdır.

Dünyevileşme sessiz ilerler; fark edilmediğinde değerlerin içini boşaltır. Ona karşı en güçlü direnç, kalbin diri tutulmasıdır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni bir kavga dili değil; yeni bir vicdan dili. 90 ruhu, yalnızca yasaklara karşı direniş değildi; aynı zamanda vakar, sabır ve ahlâk demekti. O ruhu yeniden kuşanmak için önce kendi nefsimizle yüzleşmeliyiz.

Çünkü asıl darbe, tankla değil; kalpte başlar. Ve asıl diriliş de yine kalpte başlar.

Tarih bir imkân verdi. Şimdi o imkânı adaletle, merhametle ve hikmetle taçlandırma zamanıdır.

Editör: Mehmet Nezir Güneş


© Mardin Life