menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Şehri Yaşamak ve Saraybosna

3 0
tuesday

Bir şehirde yaşamaktan ötedir bir şehri yaşamak. Yağmalanmış dikkatlerden kurtulup, bakışı derinleştirip bakılanı çerçeveleyerek yaşandığında bir şehir, farklılıklar görülmeye başlar. Gereksizler gözden uzaklaşır, önemlilerden ziyade değerliler ve derinlikli olanlar gözde yer etmeye başlar önce, sonra gönülde birer birer mekân tutar. Şehir, yavaş yavaş derinleşir. Şehrin mekânlarının metafizik uzamlarına dair bir pencere açılır belirlenen çerçeveden. Katman katman olur şehir, artık o şehirde yürürken adımlar sıradanlıktan çıkar ve itina ile atılır. Atılan her adıma edilen dikkat, alınan nefesteki rikkat gibi hayati hâle gelir. İşte bu farkındalıkla yaşandığında şehir, kendi derinliğini insana da intikal ettirip onu derinleştirir ve insan o şehir hakkında dertlenmeye başlar. Şehirle insan hemhâl olur. Merhum D. Mehmet Doğan ağabeyin ve kıymetli Abdulkerim Erdoğan’ın Ankara ile kurduğu hâldaşlığa benzer bu aynîleşme ve özdeşleşme.

Malumdur ki özellikle bizim tarihimizde, şehir tarihçiliği önemli bir yer tutar. Çünkü genel tarih askerî, siyasî ve iktisadîdir; yaşananlardan ziyade yazılandır. Üstelik iktidar odaklıdır ve resmidir. Ama şehir tarihinin odağında farklılıklar ve yaşanmışlıklar vardır. Her zaman daha sivildir. Acıdır, zordur, basittir ama samimidir. Kısaca şehir tarihçiliği daha insanîdir.

İşte bu ve daha nice sebeple, derinleşmek isteyen herkesin önce kendi şehrinden başlamak üzere bir şehri yaşaması, gündüzü ve gecesiyle soluması lazım. Ama illâki seher vakitlerini idrak etmesi gerek; şehrin bütün sihri o vakitlerde hissedilir. Bir de yılda bir gelen Ramazan ayında yaşamak lazım İslam şehirlerini. Düşünce ve duyguya tecelli etmiş inancın kültür olarak tezahürüne şahitlik edebilmek için… Ramazan’da da özellikle üç vakit vardır şahit olunması gereken: sabah namazı, iftar öncesi ve bir de teravih vakitleri… Bunlara şahitlik etmek hem şehrin özgünlüğünü hem de şehrin kültürden medeniyete sıçrama yapıp yapamadığını gözlemleme imkânı sunar.

2026 yılı Ramazan’ının son günlerinde üç gün için bir kez daha Sarajova yani bizim bildiğimiz şekliyle Saraybosna’yı ziyaret etme imkânımız oldu. Semerkant TV’nin daveti ile gerçekleşen bu ziyaret, şehri bir kere daha bir başka açıdan yaşamamıza vesile oldu. Gidenler bilirler ki şehre ilk defa gidenlerin ilk uğrak yeri Başçarşı’dır.

Başçarşı, tam bir Osmanlı çarşısıdır. Yaklaşık yirmi-otuz metre arayla onlarca cami bulunmakta. Hemen hepsi de 16. yüzyılda inşa edilmiş, tapusu tescillenmiş ve şehre camilerden bir ruh üflenmiş. Bu kutsal mekânların kuşattığı çarşı ve çevresiyle Saraybosna, Üsküp’ten sonra Bursa’ya en çok benzeyen ikinci Balkan şehridir.

Şehrin merkezinde Gazi Hüsrev Paşa Camii var. Kanunî Sultan Süleyman’ın sancakbeylerinden olan Hüsrev Paşa (ö. 1541), camii ve türbesiyle şehrin kalbinde, şehrin kalbi gibi. Hüsrev Paşa’nın yapıp ettikleri birkaç kitap konusu.

Ramazan ayında Çarşıbaşı yeşil ve sarı ışıklarla süslenmiş, ışıktan hilaller yapılarak hem çarşı hem de şehir cıvıl cıvıl hâle getirilmiş. Şehirde Ramazan havası var. Belki de bunu tek bozan şey, birçoğu da Türkiye’den giden turistlerin kafelerdeki rahat tavırları, yedikleri ve içtikleri.

Biz de şehre varışımızın ilk gecesi sabah namazı için Gazi Hüsrev Paşa Camii’ne gidiyoruz. Bu cami, yaşayan ve yaşatan bir cami. Sabah namazından önce bir cüz Kur’an okunuyor ve Ramazan sonunda hatim tamamlanıyor. Camiden içeri girince sizi lâhutî bir atmosfer kuşatıyor: mihrabın önünde tam on hafız. Hepsi cübbeli ve sarıklı. Yani takım elbise değil, temsilleri tam. İp gibi düzgünce dizilmişler. Her biri ikişer sayfa okuyor. Caminin yaklaşık yarısı dolu ve istisnasız herkesin elinde Kur’an var. Az bir kısmı ise teknolojiden istifade edip telefondan takip ediyor. Caminin içinde sol taraf ince ve bir metre yükseklikte bir paravanla ayrılmış, kadınlara ait genişçe bir mekân. Yaklaşık 100 kadın, hatim takip ediyor. İlmihal kitaplarında kadınların ve çocukların arka safta yer almasının pratiği tam olarak burada ve bütün Bosna camilerinde görülüyor. Kadınlar da camide yerini almış durumda. Kıraat bitiyor, kısa bir dua ve ardından namaz. Bütün uygulamalar aynı Türkiye camileri gibi. İmam ve müezzinin Boşnaklara has gırtlakla okudukları Kur’an ayrı bir lezzet veriyor insana.

Namaz sonrası camiden çıkıyoruz ve Hüsrev Paşa’nın türbesine geçip birer Fatiha okuyoruz. Hakan Öner Hoca, daha önce dikkat etmediğim pencere üzerine yazılmış hatları gösteriyor. Hepsi birer ibret tablosu, insanın hayat hikâyesi. Sırasıyla şöyle:El-Mevtü şerâbün küllü nâsin şâribûnÖlüm bir içecektir, her insan onu içerVe’l-kefenü siyâbün küllü nâsin lâbisûnKefen bir giyecektir, her insan onu giyerVe’l-cinâzetü merkebün küllü nâsin râkibûnTabut bir binektir, her insan ona binerVe’l-gabrü bâbün, küllü nâsin dâhilûnKabir bir kapıdır, her insan oradan girerVe’s-Sırâtü mumirrun küllü nâsin mârrûnSırat bir köprüdür, her insan ondan geçerEr-Rabbü hâkimun küllü nâsin mahkûmunAllah hâkimdir, her insan mahkûm olur.

Cami bahçesindeki türbe ziyaretinden sonra seherin asude ikliminde, sükûnet, huzur ve tebessüm yüklü simaların serinliğinde Başçarşı’dan otele geçiyoruz. Haz, uzak illere itilmiş; huzur dört yanı sarmış, sarmalamış bir hâlde. Malumdur haz, huzur hırsızıdır…

Akşam namazını programın yapıldığı Saraybosna Mevlevîhânesi’nde kılıp aşağı inerken hemen yanımızdaki Kovaçi Şehitler Mezarlığı’na uğruyorum. Kimsecikler yok; ağır ağır adımlayan ayaklarım ve bir de içimdeki mahzun kalbim. Kabir taşlarının arasından, mezarlığın merkezinde bir kalp gibi duran bilge mücahit Aliya’nın kabrinin başına geçiyorum. Mezarlığa gece vakti girmekte tereddüt eden iki hanımefendinin arkama takıldığını ayak seslerinden anlıyorum. Ellerimi açıp duaya başlamadan önce hemen sağımda duran, elleri ceplerinde iki genç hanımefendiye elimle işaret ediyorum. Onlar da ellerini açıyor ve sesli şekilde duaya başlıyorum:

Ey bizi var eden, varlığından haberdar eden Rabbimiz!Biliyoruz, hayatı ve ölümü bizim için yarattın.Düşünmemiz için bize akıl, seni ve sevdiklerini sevmemiz için kalp verdin.Varlığını görmemiz için göz, duymamız için kulak, hissetmemiz için gönül verdin.Biliyoruz, isteğimiz çok; vakit ise kısıtlı.Bize seni sevdir, yolunda yürüt, kendine erdir.Bizi Efendimizin yolundan ayırma.Şu an kabri başında bulunduğumuz Mücahit Bilge Aliya İzzet Begoviç gibi izzet sahibi eyle.Onun kabrini nur, evlatlarını muzaffer eyle.Bu vatanı kıyamete kadar İslam beldesi olarak koru, koruyacak erler var eyle.Bize de ardımızdan dua edecek evlatlar, arkadaşlar ve dostlar nasip eyle… Amin…

Kovaçi Mezarlığı’ndan ayrılıp teravih namazı için Küçük Kâtip Muhyiddin Camii’ne doğru yürüyorum. Şehitler şahidi İgman Dağı’nın gözleri üzerimizde…Her şehir bir kitaptır ve bazı kitapların son sayfası yoktur… Saraybosna gibi…


© Maarifin Sesi