“Değişecek bu hikâye”: Havva’nın umuda açılan sahnesi
Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde Velhasıl Tiyatro tarafından sahnelenen Havva oyunu yönetmeni Arif M. Güney ile yazarı ve oyuncusu Sinem Koşar ile konuştuk.
Arif M. Güney: “Ben bu oyunun sahibi değil, aracısıyım. Bu hikâye zaten kendini anlatıyor. Ben sadece dönüşümün bir parçasıyım.”
Sinem Koşar: “Faşizm iki insan arasında başlayan bir dinamikse, onu kırmak da yine iki insan arasında başlıyor. Değişim önce bizde başlıyor.”
Önce oyunun hikâyesiyle başlayalım. “Havva” bize ne anlatıyor?
Sinem Koşar: “Havva”, aslında Vüs’at O. Bener’in Havva adlı öyküsünden ve Irmak Zileli’nin Son Bakış romanındaki Tina karakterinden esinlenerek yazdığım ve oynadığım, Arif Güney’in yönettiği bir oyun. Ama ben orijinal hikâyenin tam tersine bir yerden bakmak istedim. Çünkü orijinal metinde Havva’yı yalnızca kesik kesik, tek cümlelik ifadelerle duyarız. Ben ise o hikâyeyi Havva’nın gözünden dönüştürmek istedim. Türkiye’de yaşayan bir kadın olarak her gün korkunç haberlere uyandığımız bir ülkede yaşıyoruz. Kadınların, çocukların, hayvanların çok kolayca yok sayıldığı bir yerde…
Bu gerçekliğe boyun eğen değil; aksine buna karşı çıkan, hayaline tutunan, kendisine dayatılan sıfatları ve yargıları reddeden bir kız çocuğunun gözünden anlatmak istedim. Tina’yla olan dostluğu, temizliğe gönderilmesi ama buna rağmen kitaplara tutunması, okumaya devam etmesi… Bütün bunlar oyunu çok dinamik kılıyor.
Seyircilerle buluştuğumuzda da şunu görüyorum: Oyun onlara güç veriyor. Çünkü bu, empoze edilen umutsuzluğun ötesine geçme hikâyesi. Bir anlamda ezberleri bozan, klişeleri kıran, ters köşelerle ilerleyen bir anlatı. Havva tam olarak bunu anlatıyor diyebilirim.
Havva nasıl bir karakter?
Sinem Koşar: Havva, hayal gücü çok geniş, inatçı, güçlü ve dayanışmaya inanan bir karakter. Kaderci değil. Kaderini kendi yazmak isteyen bir kız. Ne olursa olsun dayanışmanın gücüne inanıyor.
Hayatta bize öğretilmiş bazı kalıplar vardır ya… İnsanlara dair hazır şablonlar…Mesela şöyle düşünülür: “Bu kız şunu dinler mi?” Evet, dinler. “Bunu yapar mı?” Evet, yapar. Örneğin, Havva Freddie Mercury'yi dinler. Çünkü o bir insan. Biz Havva’yı bir kadın olarak ele alıyoruz ama aynı zamanda onu önce bir insan olarak görüyoruz. Aslında amacımız da bu: Kalıpları Havva üzerinden kırmak. O zamansız bir karakter. Yaşlı değil, genç değil… İçimizden biri. Sadece bir insan. Ve bu insanın üzerinden pek çok toplumsal sorunu, travmayı da görüyoruz. Bu travmaların içinde mücadele eden bir karakter Havva. Mücadelesi çok kişisel. Kendi içinde çözümler üretmeye çalışıyor. Kendi yolunu buluyor. Ve bence asıl gücü de buradan geliyor.
Arif M. Güney: Ben tabii ki orijinal öyküyü daha önce okumuştum. Vüs’at O. Bener’in metnini biliyordum. Aynı zamanda Irmak Zileli’nin Son Bakış romanını da okumuştum.
Sinem yazmaya başladığında, bu beni çok heyecanlandırmıştı. Havva’yı ve hikâyenin dünyasını bildiğim için, metnin nasıl dönüşeceğini merak ediyordum. ‘Acaba nasıl bir şey çıkacak, neleri göreceğiz?’ diye düşünüyordum. Metnin tamamı elime geçtiğinde şunu hissettim: Çok güçlü bir arkadaşlık ve “öteki” hikâyesi kurulmuş. Çünkü iki karakter de öteki. Oyunda geçen bir diyalog var mesela: ‘Sen bu ülkede yabancısın. Ben doğduğum, büyüdüğüm ülkede bile ait değilim. Onlara göre ben de “besleme”yim.’ Diğer karakter soruyor: ‘Besleme ne demek?’ ‘Yabancı demek… Yani aslında aynıyız.’ İkisi de ötekileştiriliyor. Bu arkadaşlık beni çok etkiledi. Sonra sahneye taşıma sürecinde şunu düşündüm: Vüs’at O. Bener’in çok güçlü, gerçekçi bir dili var. Biz bu gerçekçiliği sahnede nasıl dönüştürebiliriz? Çünkü orijinal öyküde bir çocuğun gözünden başka bir çocuğun kıskançlığını, öfkesini, nefretini ve sonra gelen pişmanlığını görüyoruz. Üstelik arada üçüncü bir anlatıcı yok. Bir çocuk başka bir çocuğu anlatıyor. Yani aslında ötekileştirenin gözünden ötekileştirilenin hikâyesini izliyoruz. Bu beni çok etkiledi.
Şunu fark ettim: Eğer bu hikâyeyi çocuklar anlatıyorsa, onların en büyük gücü hayal dünyasıdır. O yüzden biz bu oyunu geçmişle, hayallerle ve oyun duygusuyla desteklemeliydik. Sahne üzerinde daha “oyunsu” bir alan yaratmamız gerekiyordu. Bu da bizi daha ritmik, zaman zaman masalsı bir yapıya yönlendirdi. Bu yüzden müzikleri, ışıkları, gölge oyunlarını bilinçli olarak kullandık. Bener’in gerçekçi dünyasını tamamen kaybetmeden, onu biraz kırmak, dönüştürmek istedik. Yani sert ve ağır bir gerçekliğin içine, hayal ve oyun alanları açmaya çalıştık. Reji sürecinde temel amacımız buydu. Ve bence bunu birlikte başardık.
Sinem Koşar: Arif, hikâye çok gerçek ve samimi bir yerden akarken, ben onun içindeyken beni hep hikâyenin biraz dışına çekmeye çalıştı. Bana alan açtı. ‘Şimdi anlatıyorsun ama bunu başka bir yerden deneyelim’ derdi. Elbette metinde bazı şeyleri yazmıştım ama onlar birer denemeydi. Sahnede nasıl çalıştığını görünce bazı şeylerin olmadığını fark ettim. Oyuncu olarak bazen ‘Peki, bunu şimdi nasıl anlatacağım?’ diye düşündüğüm anlar oldu. Ama Arif, bir yönetmen olarak benim hayal gücümü çok besledi. Oyuncunun yaratıcılığını ortaya çıkarmada gerçekten çok destekleyiciydi. Mesela parmak oyunları…Metinde vardı ama Arif, ‘Bunu kuklaya dönüştürelim,’ dedi.
Yatak odası sahnesinde, konuşma kısmında, ‘Hayır, ayaklarla oynayalım, bunun senin bedeninden nasıl çıktığı önemli’ dedi. Kendisi de oyuncu olduğu için, bedensel anlatıma çok önem verdi. Tiyatronun bütün araçlarını kullanarak o oyunsu dili kurmamı sağladı. Benim için bir oyuncu olarak da çok destekleyici bir süreçti.
Arif M. Güney: O oyunların, ayak oyunlarının hepsinin aslında bir amacı var. Mesela birinin yanına uzandığınızda, yorganı çektiğinizde ilk temas genelde ayaklarla olur. Yakınlık kurmak isteyen insanlar farkında olmadan bunu yapar. Biz de oradan yola çıktık. Yani gündelik hayattan gelen küçük bir jestten, sahnede bir anlam kurmaya çalıştık. Ama benim için oyunun en önemli noktalarından biri şuydu: Sinem’in seyirciyle birebir temas halinde olmasını çok istedim. Bu benim özellikle üzerinde durduğum bir şeydi. Çünkü bu temas sayesinde şu duygu oluşuyor: ‘Bu sadece sahnede oynanan bir oyun değil. Burada sadece ben yokum, hepimiz varız.’
Biz bu oyunda tek bir kişinin hikâyesini anlatmıyoruz. Birçok sorunu anlatıyoruz. Ve bu sorunları sadece “Havva” yaşamıyor. Hepimiz yaşıyoruz. Hepimizin içinde Havvalar var. Hepimizin zaman zaman Havvalaştığı dönemler var. Geçmişte de vardı, bugün de var.
Tarihte kadınların cadı diye yakıldığı dönemleri biliyoruz. Bugün yaşanan kadın cinayetlerinden çok da kopuk değil bu. Şiddet, kadına şiddet, hayvana şiddet… Bunlar çok büyük başlıklar. O yüzden seyirciyle güçlü bir etkileşim kurmak istedim. Onların ne düşündüğünü, nasıl tepki verdiğini, oyunun içine en doğal halleriyle nasıl dahil olduklarını görmek benim için çok........
