Güvenlikten güvene: Nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?
Bazen birbirinden bütünüyle farklı görünen olaylar, aslında aynı sorunun farklı yüzleridir.
Bir trafik kazasında insanlar yaşamını yitirir.
İki toplumun liderleri yeniden görüşür ama insanlar hâlâ somut bir sonuç göremez.
Avrupa’da aşırı sağ yükselir.
Dünyanın büyük güçleri ticaret yollarını, enerji hatlarını, limanları, çipleri ve nüfuz alanlarını paylaşmak için giderek daha sert bir mücadeleye girer.
İlk bakışta bunların her biri başka bir haberin konusu gibi görünür.
Oysa hepsinin altında aynı kavram yatıyor:
Ve belki bugün yaşadığımız en büyük krizlerden biri de tam olarak budur: Güvenliğimizi sağlayacak kurumlara, birbirimize, siyasete ve geleceğe duyduğumuz güvenin aşınması.
30 Ağustos’ta Girne’den hareket eden Filo Jet’in batması bunun en acı örneklerinden biri oldu.
İnsanlar öldü. İnsanlar hâlâ denizin altında. Aileler bekliyor.
Elbette teknik soruşturma tamamlanmadan kazanın kesin nedenleri hakkında hüküm vermek doğru olmaz.
Ama bir toplumun sorması gereken sorular vardır.
Bu gemi sefere çıkmaya uygun muydu?
Bakımları ne zaman yapıldı?
Hangi standartlara göre denetlendi?
Liman çıkış iznini kim verdi?
Ve bütün bu soruları tek bir soruya indirgersek:
Filo Jet o gün Girne Limanı’ndan nasıl çıktı?
Çünkü güvenlik yalnız kazadan sonra insan kurtarmak değildir.
Asıl güvenlik, kazanın meydana gelmemesi için daha önce kurulmuş sistemdir.
Kaptanın eğitimi güvenliktir.
Mühendisin imzası güvenliktir.
Teknik muayene güvenliktir.
Denetçinin bağımsızlığı güvenliktir.
Ve gerektiğinde bir görevlinin, karşısında kim olursa olsun, “Bu araç çıkamaz” diyebilmesi güvenliktir.
Bu nedenle Filo Jet’i yalnız bir deniz kazası olarak okumak eksik olur.
Aynı soruyu okul servisleri için de sormalıyız.
Hastaneler, asansörler, işyerleri ve şantiyeler için de.
Bir toplumun güvenlik kültürü, tehlike ortaya çıktıktan sonra ne yaptığıyla değil, tehlike ortaya çıkmadan önce ne yaptığıyla ölçülür.
Dünyanın başka yerlerinde de kazalar oluyor.
Nitekim geçtiğimiz gün Filipinler’de bir yolcu feribotunda yangın çıktı; insanlar yaşamını yitirdi, onlarca insan kayboldu.
Ama “Bakın, başka ülkelerde de oluyor” demek hiçbir şeyi açıklamaz.
Tam tersine başka ülkelerde de faciaların yaşanması bize aynı şeyi hatırlatmalıdır:
Sıfır risk yoktur; ama sıfır sorumluluk da olamaz.
Kaza dünyanın her yerinde olabilir.
İhmalin kader olarak kabul edilmesi ise hiçbir yerde normal değildir.'
Bir kadın daha öldürüldüğünde öfkeleniyoruz.
Ama yalnızca öfkelenmek yetmiyor.
Çünkü cinayet çoğu zaman cinayetin işlendiği sabah başlamıyor.
Öncesinde tehdit var.
Psikolojik şiddet var.
Ayrılığı kabullenmeme var.
Bazen mahkeme kararı bile var.
O halde şu soruyu sormak zorundayız:
Devletin koruma mekanizmasına başvurmuş bir kadın neden hâlâ öldürülebiliyor?
Burada tartışmayı yalnız “Yeni bir yasa çıkaralım” düzeyine indirgemek de yeterli değildir.
Yasa elbette gerekir.
Hukuktaki boşluklar varsa doldurulmalıdır.
Ama yasa ile yaşam arasındaki mesafe bazen çok uzundur.
Bir mahkeme koruma emri verebilir.
Peki o kararın uygulanmasını kim takip edecek?
Fail emri ihlal ettiğinde sistem nasıl harekete........
