menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hürmüz darboğazı ve İran krizi: Türkiye’nin stratejik liman rolü

22 0
07.04.2026

İçinde bulunduğumuz 2026 yılının Mart ve Nisan ayları, küresel ekonomi ve uluslararası ilişkiler literatürüne; enerji ve gıda tedarik zincirlerinin eşzamanlı koptuğu devasa bir “arz şoku” dönemi olarak kalıcı biçimde kazınmıştır. Hürmüz Boğazı’nın askerî ve siyasi saiklerle kapatılma tehdidiyle karşı karşıya kalması, küresel piyasalarda Brent petrol fiyatlarını hızla 100 dolar sınırına taşırken; Türkiye Cumhuriyeti, bu kaotik ve belirsiz ortamda sahip olduğu “güvenilir enerji koridoru” ve “istikrarlı üretim merkezi” kimliğiyle diğer bölge ülkelerinden belirgin bir biçimde ayrışmayı başarmıştır. Bu ayrışma salt bir siyasi retorik değil, verilerle sabit bir makroekonomik başarıdır. Nitekim KOSAM ve SETA gibi saygın düşünce kuruluşlarının yayımladığı güncel raporların da teyit ettiği üzere; Türkiye’nin son yıllarda kararlılıkla sürdürdüğü enerji yoğunluğunu azaltan politikalar ve yenilenebilir enerjinin toplam üretimdeki payını yüzde 50’ler seviyesine taşıyan devasa yatırımlar, 2026 krizinde ülke ekonomisi için adeta çelikten bir “makroekonomik zırh” işlevi görmüştür. Ancak 2026 ilkbaharında patlak veren bu kriz, meselenin sadece petrolden veya doğalgazdan ibaret olmadığını; küresel gübre ve gıda tedarik zincirlerindeki kırılganlığın ne denli ölümcül olabileceğini de tüm dünyaya acı bir tecrübeyle göstermiştir. Küresel gübre ticaretinin tam yüzde 30’unun Hürmüz rotasına doğrudan bağlı olması, enerji fiyatlarındaki artışla birleşerek 2026 baharında gıda fiyatlarında tam anlamıyla bir “jeopolitik enflasyon” dalgası yaratmıştır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerinin işaret ettiği küresel ölçekteki yüzde 3’lük buğday üretimi düşüşü ve katlanarak artan lojistik maliyetler, uluslararası sistemde gıda güvenliğinin artık doğrudan bir “beka” meselesi olduğunu kanıtlamıştır. Türkiye bu kritik eşikte, kendi tarımsal üretim potansiyelini ve gıda arz güvenliğini, tıpkı savunma sanayii gibi eşdeğer bir “stratejik ve millî güvenlik alanı” olarak konumlandırmalıdır. “Kendine yeten Türkiye” ideali, artık romantik bir tarım söylemi değil, ulusal güvenliğin ve bağımsızlığın ta kendisidir.

Makroekonomik dayanıklılık ve “güvenli liman” olgusu

Küresel finansal aktarım mekanizmaları, Orta........

© Kıbrıs Gazetesi