Köylülüğün Dönüşümü (I): Serflikten Devrime Rus Kırında Köylü
Köylülüğün Dönüşümü (I): Serflikten Devrime Rus Kırında Köylü
Serfliğin kaldırılmasından sonra Rus köylüsünün toprakla, köy topluluğuyla ve devletle ilişkisi nasıl değişti? Bu yazı, 1861’den 1917’nin eşiğine uzanan süreçte devletin köylüyü nasıl dönüştürmek istediğini ve köylü hanelerinin bu değişime nasıl karşılık verdiğini inceliyor.
Rusya’da köylülük 1861 ile 1917 arasında birkaç kez büyük düzenlemelerin konusu oldu. 1861 reformu serfliği kaldırdı, ama köylülerin çoğunu köy komününe ve uzun süreli borç yüküne bağladı. 1906 reformu bu kez komünü çözmeye, bireysel toprak sahipliğini yaygınlaştırmaya çalıştı. Her iki düzenleme köylünün hukuki ve ekonomik konumunu değiştirdi; hane, komün ve ortak kullanım ilişkileri ise kolay kolay ortadan kalkmadı.
Köylülük tartışmasının temel sorularından biri, köylünün ayrı bir sınıf olup olmadığıydı. Diğeri, köylülerin zamanla burjuvaziye ve işçi sınıfına ayrışıp ayrışmayacağıydı. Engels’in 1894’te kullandığı tanım tartışmanın sınırlarını gösterir: Köylü, kırda yaşayan ama ne kapitalist ne de işçi olan kişidir (Hussain ve Tribe, 1981).
Bu yazı iki noktanın izini birlikte sürüyor: Devletin köylüyü neye dönüştürmek istediği ve köylülerin bu düzenlemeleri nasıl karşıladığı. Vergi sistemi, köy komünü, arazi hukuku ve tarım politikaları bu sürecin araçlarıydı. Köylüler düzenlemeleri bazen kabul etti, bazen reddetti; çoğu zaman da kendilerine sunulan hukuki araçları yerel ihtiyaçlarına göre kullandı. Yazı 1861’den 1917’nin eşiğine kadar geliyor. Devrim ve sonrası ikinci yazının konusu.
Bu tartışma için geniş bir malzeme var. 1870’lerden itibaren taşra meclisleri (zemstvo)[1] köylü hanelerinin toprağını, emeğini, hayvanını, gelirini ve harcamasını kayda geçirdi; ortaya dört bin cildi aşan bir veri yığını çıktı (Thorner, 1966). Lenin bu verilerde sınıfsal ayrışmayı aradı, Chayanov aile emeğinin nasıl örgütlendiğine baktı. Aynı veri, farklı sorularla farklı sonuçlar verdi.
1861 Reformu: Özgürlük, toprak ve borç
On dokuzuncu yüzyılın ortasında Rusya’nın kır nüfusunun yaklaşık yüzde kırkı, özel toprak sahiplerine bağlı serflerden oluşuyordu. Serfin hareket etme, işini seçme ve ailesi hakkında karar verme imkânı sınırlıydı. Serflik hem insani gerekçelerle eleştiriliyor hem de Rusya’nın askerî ve iktisadi gelişmesini yavaşlatan kurumlardan biri sayılıyordu (Waldron, 1998).
Devletin daha hareketli bir emek gücüne, daha düzenli vergi gelirine ve tarımsal üretim artışına ihtiyacı vardı. Serfin toprağa ve efendiye bağlılığı sanayi için işgücü dolaşımını sınırlıyor, üretimi artıracak teşvikleri azaltıyordu. Serfliğin kaldırılması bu yüzden yalnızca köylünün hukuki durumuyla değil, devletin ekonomik ihtiyaçlarıyla da ilgiliydi.
19 Şubat 1861’de toprak sahiplerine bağlı serfler özgürleştirildi. Kendilerine, bedelini yaklaşık yarım yüzyıl boyunca geri ödeyecekleri topraklar tahsis edildi: Devlet toprak sahibine ödeme yapıyor, borcu köylüye aktarıyordu (Waldron, 1998). Ortaya yarım kalmış bir özgürleşme çıktı. Köylü hukuken özgürdü ama toprağın sahibi değildi. Tahsisler çoğu yerde geçime yetmiyordu, bedelsiz değildi ve mülkiyet bireye değil köy topluluğuna verilmişti. Devlet de vergi ve askerlik yükümlülüklerini köy üzerinden daha sıkı izleyebiliyordu. Eski serf böylece bağımsız bir küçük çiftçi değil, yükümlülüklerini toplulukla birlikte taşıyan bir komün (obşçina)[2] üyesi oldu.
1861 sonrasında kentlerde sanayi ve demiryolları gelişti; köylünün geçim koşulları aynı ölçüde iyileşmedi. Nüfus arttı, hane başına toprak azaldı, geri ödeme borçları ve vergiler sürdü. Köylüler özgürleşmeyle birlikte toprağın kendilerine geçmesini beklemişti; bunun yerine çoğu, geçimine yetmeyen bir arazi payı için devlete ödeme yapmak zorunda kaldı (Waldron, 1998).
Toprağı yetmeyen köylü malikâneden ek arazi kiralıyordu. Kirayı ödeyecek parası yoksa karşılığını emeğiyle ödüyordu; toprak sahibinin tarlasında çalışıyor, hasadı taşıyor, kendi hayvanıyla belirli işleri görüyordu. Otrabotki[3] denen bu düzen, serflik kalktıktan sonra da köylüyü toprak sahibine ekonomik olarak bağlı tuttu.
Komün bu koşullarda köylüye sınırlı bir güvence sağlıyordu. Toprağı haneler arasında yeniden dağıtıyor, mera ve orman gibi ortak alanların kullanımını düzenliyordu. Ama yalnızca köylülerin elindeki sınırlı araziyi paylaştırabiliyordu; malikâne topraklarına dokunamıyor, yeni toprak ya da sermaye yaratamıyordu. Nüfus arttıkça yeniden dağıtılan paylar küçüldü. Vergi ve borçların köy üzerinden tahsil edilmesi de komünü devlet denetiminin bir parçası hâline getirdi.
Bu yüzden 1905 öncesindeki köylü hoşnutsuzluğunun temelinde komünün varlığından çok toprak yetersizliği, büyük mülklerin korunması, borçlar ve vergiler vardı. Komün bazı haneleri koruyor ama bu sorunların hiçbirini çözemiyordu.
1904’te Japonya’yla savaşa girilmesinin arkasında, halkın isteklerine cevap veremeyen siyasi yapının ülkeyi çar etrafında birleştirecek kısa ve başarılı bir savaş arayışı vardı (Waldron, 1998). Sonuç tersi oldu. Yenilgi, rejimin iki temel işlevini birden yerine getiremediğini gösterdi: Rejim ne yeterli bir yaşam standardı sağlayabiliyor ne de devleti dışarıya karşı savunabiliyordu. Dışarıdaki yenilgi, içeride uzun süredir birikmiş hoşnutsuzluğu görünür kıldı.
1905’te olaylar birbirini izledi. Ocakta Kanlı Pazar yaşandı.[4] Haziran’da Karadeniz Filosu’na bağlı Potemkin zırhlısında isyan çıktı. Ekim’de demiryolu işçilerinin başlattığı grev ülke çapında siyasi bir genel greve dönüştü.[5] Kırda üç binden fazla olay kaydedildi; köylüler toprak sahiplerinin kararlarını tanımadı, malikâneleri yağmaladı, ürünlere zarar verdi. Bu eylemler önceki yüzyılların büyük köylü isyanları gibi tek bir ayaklanmada birleşmedi[6] ve merkezî bir örgütlenmeleri yoktu; yine de sayıları ve yaygınlıkları hükümeti taviz vermeye zorladı. Ekim Manifestosu[7] ve onu izleyen Duma[8] bu koşullarda ortaya çıktı. Rejim taviz vermiş, ama tavizin sınırlarını kendi belirlemişti.
Pyotr Stolypin, Saratov valisiyken isyanın köklerinin Rus tarımının durumunda yattığına ikna olmuş, raporlarında tarım reformunun hayati olduğunu tekrar tekrar yazmıştı. Nisan 1906’da içişleri bakanı, kısa süre sonra başbakan oldu.
Reformun hedeflediği köylü tipi tartışmanın önemli bir parçasıydı. Merkezî tez şuydu: Gayretli çiftçiler ancak komünden bağımsızlaştıklarında ve kendilerine ait ayrı bir toprak parçası edindiklerinde bütün potansiyellerini gerçekleştirebilirlerdi. Bu sağlanırsa gerisi kendiliğinden gelecek, müreffeh bir tarım doğacak ve Rus köylüsü topluma bütünleşecekti (Pallot, 1999).
Reform bu haliyle yalnızca bir tarım politikası değil, bir sınıf yaratma projesiydi. Amaç, mülkiyet duygusu edinmiş, kaybedecek şeyi olan ve bu yüzden düzenin devamından çıkarı olan bir küçük mülk sahipleri katmanı oluşturmaktı. Stolypin bunu güçlüye oynanan bir bahis olarak tanımlıyordu. Komünün emniyet ağı kalktığında pek çok hanenin çökebileceğini biliyor, ayrışmayı buna rağmen istiyordu (Waldron, 1998).
Reformun kuramcıları ayrıca Rus köylü tarımının doğrusal bir gelişme çizgisi üzerinde olduğuna inanıyordu: Köylüleri komünal tasarrufa bağlayan 1861 hükümleri olmasaydı, komünal çiftçilikten bireysel........
