menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Üniversitenin Şirketleşmesinin Bilançosu (II): Akademinin Olağan Faaliyetlerinin ve Akademik Emeğin Başına Gelenler

7 0
21.10.2026

Üniversitenin Şirketleşmesinin Bilançosu (II): Akademinin Olağan Faaliyetlerinin ve Akademik Emeğin Başına Gelenler

Piyasa ve rekabet mantığı, üniversitenin yönetimi ve finansmanının ötesinde neyin, nasıl ve hangi amaçlarla öğretilip araştırılacağını ve yayımlanacağını da belirliyor. Bu yazıda, eğitim, araştırma ve yayıncılığın dönüşümünü ve akademik emeğin bilimsel üretimin koşulları üzerindeki denetimini nasıl yitirdiğini tartışıyoruz.

Bu dizinin ilk yazısında, son kırk yılda üniversitelerde yaşanan dönüşümün genel bir bilançosunu çıkarmaya çalıştık. “Akademik kapitalizm” olarak adlandırılan bu sürecin, üniversitelerin yalnızca şirketlerle daha fazla ilişki kurması ya da gelir getirici faaliyetlere yönelmesiyle sınırlı olmadığını, finansmandan yönetime, araştırmadan eğitime ve istihdama uzanan geniş bir alanda üniversitenin işleyişini yeniden biçimlendirdiğini vurguladık. Devletlerin bu süreçte üniversiteden çekilmek bir yana, finansman, rekabetçi fonlar, performans ölçütleri ve teknolojik öncelikler aracılığıyla dönüşümün başlıca aktörlerinden biri olduğunu, üniversite yönetimlerinin de bu baskıları kurumsal hedeflere ve akademisyenlerin tabi olduğu performans ölçütlerine dönüştürdüğünü ortaya koyduk.

Bu yazıda, piyasa ve rekabet mantığının üniversitenin gündelik işleyişine yerleşmesiyle eğitim, araştırma ve akademik yayın faaliyetlerinin nasıl dönüştüğünü, bu dönüşümün akademik faaliyetlerin içeriğini ve bilimsel üretimin temel öznesi olan akademik emeği nasıl etkilediğini tartışacağız.

Eğitim: Yurttaş Hakkından “Beşeri Sermaye” Yatırımına

Eğitim, üniversitelerdeki dönüşümün en görünür olduğu alanlardan biridir. Yükseköğretimin ticarileştirilmesi ya da paralı eğitim kuşkusuz yeni bir olgu değildir. Yeni olan, paralı eğitimin ölçeği ve yükseköğretimin standartlaştırılabilir, ölçeklendirilebilir ve uluslararası ölçekte pazarlanabilir bir hizmet olarak örgütlenmesidir. 1945 sonrasında tüm dünyada yükseköğretimin kitleselleşmesiyle güç kazanan eğitim hakkı anlayışının karşısına neoliberal dönemde “beşeri sermaye” yaklaşımı çıkarıldı[1]. Bu çerçevede üniversite eğitiminin bireyin gelecekteki gelirini artıracak bireysel bir yatırım olduğu, bu nedenle maliyetini de kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesi yaygınlaştırıldı. Bu süreçte programların açılması ve sürdürülmesinde öğrenci talebi ile maliyet ve gelir hesapları daha fazla ağırlık kazanırken, “istihdam edilebilirlik” hedefi müfredatı işgücü piyasasının talep ettiği beceri ve yeterliliklere bağımlı hale getirdi.

Bu noktada yaşanan dönüşümün yalnızca ekonomik değil, siyasal bir boyutu olduğunu da vurgulamalıyız. Günümüzde yükseköğretimin ticarileşmesinin en ileri boyutlara ulaştığı ABD örneğinde, 1960’larda yükseköğretimin kitleselleşmesi, işçi sınıfı ve alt gelir gruplarından gelen gençlerin üniversiteye erişimini kolaylaştırırken, dönemin siyasal atmosferinin etkisiyle kampüsler savaş karşıtı ve radikal siyasal hareketlerin önemli örgütlenme merkezleri haline gelmişti. Bu gelişmeler, Soğuk Savaş döneminde güç kazanan Amerikan muhafazakârlığının üniversitelere yönelik tepkisini artırdı. Bu dönemde kimi muhafazakâr siyasetçiler, kamusal yükseköğretimin alt sınıflardan gelen gençlerin toplumsal beklentilerini yükselterek mevcut toplumsal düzene yönelik muhalefeti besleyen “tehlikeli bir sınıfsal durum” yarattığını açıkça dile getiriyordu. Richard Nixon döneminde başkan yardımcısı olan Spiro Agnew üniversiteye girişin kolaylaşması nedeniyle “yeterli niteliklere sahip olmayan öğrencilerin yeni sosyalizm dalgasıyla üniversitelere sürüklendiğini” ileri sürüyordu (Schwarz, 2022).

Ronald Reagan’ın 1966’daki Kaliforniya valiliği kampanyasında Berkeley’deki “karmaşayı temizlemeyi” temel vaatlerinden biri haline getirmesi bu yaklaşımın somut bir örneğiydi. Reagan göreve geldikten sonra üniversitelerdeki protestolara karşı sert önlemlere başvurdu. Vietnam Savaşı’na ve ABD’nin Kamboçya’yı bombalamasına karşı öğrenci protestolarının yoğunlaştığı Mayıs 1970’te, University of California ve California State sistemlerine bağlı 28 kampüsün tamamını geçici olarak kapattı. Reagan’ın bu sert politikası ülke çapındaki benzer uygulamaların da önünü açtı.

Reagan’ın üniversitelere yönelik müdahaleleri polisiye önlemlerle sınırlı kalmadı. Üniversiteleri denetim altına almak için piyasa mekanizmaları da devreye sokuldu. Reagan ve ekibi, kamu üniversitelerine ayrılan eyalet kaynaklarının azaltılmasını ve ortaya çıkan finansman açığının öğrenim ücretleriyle karşılanmasını savunuyordu. Bu politikanın düşük gelirli kesimlerin yükseköğretime erişimini sınırlayacağı yönündeki eleştirilere karşı, ileride neoliberal eğitim politikalarının temel gerekçelerinden biri haline gelecek propagandif bir söylem dolaşıma sokuldu. Buna göre, kamusal kaynaklarla finanse edilen yükseköğretim, ödeme gücü bulunan varlıklı kesimlere de ücretsiz eğitim sağlayarak adaletsizliğe yol açıyordu. Dolayısıyla eğitim maliyetini karşılayabilecek öğrenciler öğrenim ücreti ödemeli, ödeme gücü bulunmayanlar ise burslarla desteklenmeliydi. Bu propaganda, yükseköğretimin maliyetinin adım adım öğrencilerin üzerine yüklenmesine ve özellikle mezuniyet sonrasında geri ödenen öğrenci kredileri aracılığıyla borçlanmanın yaygınlaşmasına zemin hazırladı. Reagan’ın eğitim danışmanı Roger A. Freeman’ın 1970’teki sözleri, bu yaklaşımın ardındaki sınıfsal kaygıları daha açık biçimde ortaya koyuyordu. Freeman, “eğitimli bir proletarya yaratma tehlikesiyle karşı karşıyayız” diyor ve bunun “dinamit” etkisi yaratabileceğini belirterek üniversiteye kimlerin kabul edileceği konusunda “seçici” olunması gerektiğini savunuyordu (Schwarz, 2022). Piyasa bu seçimin bir aracı olacaktı.

1970’lerden itibaren yaygınlaşan neoliberal politikalarla üniversitelere ayrılan kamu ödenekleri kısıtlanırken öğrenim ücretleri giderek artırıldı. ABD’de öğrenim ücretlerindeki artış, yıllar içinde milyonlarca öğrenci için yükseköğretime erişimi borçlanmaya bağımlı hale getirdi. 2020 sonunda toplam 42,9 milyon kişinin öğrenci borcu 1,57 trilyon dolara ulaştı (Serra, 2023: 173). Sonuçta öğrenciler çalışma hayatına başlamadan gelecekteki gelirlerinin bir bölümünü borç ödemelerine ayırmak zorunda kalırken, öğrenci borçluluğu da finansallaşmanın önemli alanlarından biri haline geldi.

Elbette eğitimin ticarileşmesi öğrenim ücretleriyle sınırlı kalmadı. Hızla yaygınlaşan tezsiz yüksek lisans, sertifika ve uzaktan eğitim programları üniversiteler için yeni gelir kaynakları yarattı. Teknolojik değişimin yarattığı yeni eğitim ihtiyaçları da “yaşam boyu öğrenme” söylemi altında çalışanların kendi “istihdam edilebilirliklerini” korumak için sürekli eğitim almalarını zorunlu kılan bir modele bağlandı. Üniversiteler sertifika ve mesleki eğitim programlarıyla bu pazarın önemli aktörleri arasına girdi. Bu sürece yükseköğretimin standartlaşması eşlik etti. Öğrenme çıktıları, krediler, yeterlilikler ve öğrenci memnuniyeti gibi göstergeler dersleri ve programları ölçülebilir ve karşılaştırılabilir hale getirdi. Bu durum, eğitimi araştırmadan kopardığı gibi kitlesel lisans eğitiminde düşük maliyetli geçici akademik emeğin kullanımını da kolaylaştırdı.

Araştırma: Bilimden İnovasyona, “Kamu Malı”ndan Özel Mala

“Akademik kapitalizm”, bilimsel araştırmanın üniversite içindeki yerini ve örgütlenme biçimini önemli ölçüde değiştirdi. Üniversiteler giderek şirketlerin Ar-Ge faaliyetlerinin bir bölümünü üstlenen kurumlara dönüştü. Ancak burada yeni olan, sermayenin bilim üzerinde denetim kurması değildi. Modern bilim başından beri devletlerin, sanayinin ve kapitalist rekabetin ihtiyaçlarıyla iç içe gelişti. II. Dünya Savaşı sonrasında gelişmiş kapitalist ülkelerde bu ilişki, gerek sayıları gerekse ölçekleri büyüyen araştırma üniversiteleri aracılığıyla ve büyük ölçüde devlet finansmanı üzerinden kuruldu. Temel araştırma sonuçlarının önceden kestirilememesi ve araştırmanın ticari getirisinin çoğu zaman uzun vadede ortaya çıkması, bu alanın piyasa dışında finanse edilmesini gerekli kılıyordu. Bu dönemde üniversitelerde üretilen bilginin geniş dolaşımı esas alınırken bilimsel araştırma da kalkınmaya, teknolojik ilerlemeye ve toplumsal refaha hizmet eden kamusal bir faaliyet olarak görülüyordu.

1980’lerden itibaren değişen, devletin bilimsel araştırmadan........

© Katman Portal