Dünden Bugüne Kurumsal İktisat: Veblen’den Acemoğlu’na Kopuşlar, Süreklilikler
Dünden Bugüne Kurumsal İktisat: Veblen’den Acemoğlu’na Kopuşlar, Süreklilikler
YazarM. Gürsan Şenalp
Bu yazı Asıl ve Yeni Kurumsal İktisat geleneklerinin sürekliliğine odaklanıyor. Farklılıklarına rağmen her ikisinin de kapitalist toplumun giderek karmaşıklaşan örgütlenme, koordinasyon ve yönetim sorunlarına verdikleri farklı yanıtlar üzerinden ortak bir yönetimsellik çerçevesi içerisine yerleştirilebileceğini öne sürüyor.
Bu iki yazılık seri, dünden bugüne kurumsalcı geleneklerin, onları birbirine bağlayan ortak sorunsallarına ve süreklilik arz eden boyutlarına odaklanıyor. Aralarındaki belirgin farklara rağmen, Thorstein B. Veblen’den Daron Acemoğlu’na kurumsal iktisatçıların kapitalist toplumun giderek karmaşıklaşan örgütlenme, koordinasyon ve yönetim sorunlarına verdikleri yanıtlar üzerinden bir yönetimsellik (managerialism) düşüncesi çerçevesi içerisine oturtulabileceği öne sürülüyor. Böylece kurumsalcılığın, tarihsel olarak, yönetimsel kadrolarla organik bir ilişki içinde gelişerek, bu kadroların toplumsal konumları ve çıkarlarıyla şekillendiği iddiasını temellendirmek amaçlanıyor.
Bu ilk kısım, Acemoğlu ve arkadaşlarının tarihsel sermaye birikiminin, Marx’ın ifadesiyle, “ilk günah”ını görmezden gelen, kolektif mülkiyet ve planlama karşısında özel mülkiyet ve piyasa ekonomilerini yücelten, Avrupa sömürgeciliğini ise adeta iyi/kötü uygulamalar ayrımına tabi tutarak meşrulaştıran çalışmalarına odaklanılıyor. Ardından, özellikle küresel pandemi sonrasında yapay zekânın politik ekonomisi, otomasyonun çalışan kesimler ve çalışma ilişkilerine etkileri ve derinleşen küresel eşitsizlikler üzerine yaptıkları eleştirel çalışmaların önemi tartışılıyor.
Bir Başlangıç Noktası Olarak The Economist’in Acemoğlu’na Saldırısı
Bir bakıma kurumların önemli olduğu açıktır. Örneğin, Kuzey ve Güney Kore’nin ya da Doğu ve Batı Almanya’nın birbirinden farklı izledikleri yollara bakın: Ülkenin bir kısmı merkezi planlama ve kolektif mülkiyet altında durgunluğa sürüklenirken, diğer kısmı özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi sayesinde refaha kavuşmuştur.
Acemoğlu, Johnson ve Robinson (2001: 1369)
[F]akat nihai gelişim idealimiz demokrasinin çok ötesine geçti ve bizi hiç şüphesiz sosyalist genel sıfatı altında sınıflandırabilecek hale geldi.
John Stuart Mill ([1873] 2021: 174).
Geçtiğimiz aylarda sadece iktisatçıların değil ekonomiyle ilgilenen herkesin gündemini en fazla meşgul eden konuların başında, The Economist ile Daron Acemoğlu arasında yaşanan polemik geliyordu (The Economist, 2026; Acemoğlu, 2026b). Ben de Katman’daki son yazımla bu ilginç diyalog etrafında büyüyen tartışmaya katkı yapmaya çalışmıştım. Meslektaşlarımın önemli bir bölümü – her konuda onunla aynı fikirde olmasalar da – genel olarak Acemoğlu’nun yanında durdu. Kuşkusuz bunda, The Economist’in Acemoğlu’na yönelttiği eleştirilerin (!) bayağılığı kadar, derginin temsil ettiği yağmacı neoliberal dünya görüşüyle aralarındaki mesafenin de etkisi vardı.[1]
Bu polemiği taraf tutarak okumak bazı önemli boyutlarını gözden kaçırmaya neden olabilir. Zira günümüzde ulusötesi finans kapital, büyük teknoloji şirketleri ve askerî-sınaî kompleksinin oluşturduğu yeni hegemonik sermaye bloğunun sözcüsü olan The Economist’in savunulacak bir tarafının bulunmaması, Acemoğlu’nun kurumsal politik iktisadının olduğu gibi benimsenmesini gerektirmiyor. Nitekim bu konuda sol/sosyalist çevrelerde dahi farklı yaklaşımlar söz konusu. Örneğin Marksist iktisatçılar nezdinde Acemoğlu, doğal olarak, Marx’tan bu yana gelişen radikal siyasal iktisat eleştirisinin doğrudan muhataplarından birisi.[2] Bu eleştirileri birkaç başlıkta toplayabiliriz:
İktisadi ilişkilerin tarihsel olarak özgül üretim ilişkilerinden, sınıf mücadelelerinden ve güç/iktidar ilişkilerinden soyutlanması
Kapitalizmi tarihsel olarak özgül bir üretim tarzı olarak kavranmak yerine evrensel bir piyasa sistemi olarak değerlendirilmesi.
İlksel birikimin, sömürünün ve bölüşüm ilişkilerinin sistemik dinamiklerinin arka plana itilmesi.
Derinleşen küresel eşitsizlik örüntüleriyle sömürgecilik, emperyalizm ve dünya kapitalizminin hiyerarşik yapısı arasında bir bağlantı kurmaktan kaçınılması.
Bu son nokta tartışmamız açısından önemli; zira Acemoğlu ve arkadaşları 2000’lerin başlarında başladıkları uzun soluklu çalışmalarında sömürgecilik ve emperyalizmi hiç hesaba katmıyor değiller. Yani ABD’nin resmi tarih yazımında ve yerleşimci sömürgecilik geçmişine sahip başka toplumların tarih anlatılarında karşılaşılan “sahipsiz/boş arazi” (terra nullius) tezinin inkârcı yaklaşımını paylaşmıyorlar. Ancak, dünyanın pek çok yerindeki yerli halklar için yıkıcı sonuçları olan Avrupa sömürgecilik tarihini, modernizasyon kuramının klasik uygarlaştırma söylemini açıkça benimsemeden, fakat bu söylemin dayandığı varsayımlardan da tam olarak kopmadan – kurumsal farklılıklar kuramı adı verdikleri bir çerçevede – yeniden üretiyorlar.[3]
Bu yoruma göre Avrupalılar hastalıklardan daha az etkilendikleri, iklimin uygun olduğu ve dolayısıyla kitlesel olarak yerleşebildikleri coğrafyalara, üretim araçlarında özel mülkiyet haklarını, hükümeti sınırlayan bir sivil toplumu ve hukukun üstünlüğünü garanti eden ekonomik ve siyasal kurumlarını taşıdılar. Acemoğlu ve arkadaşları, bunları kapsayıcı dedikleri kurumların temel özellikleri olarak görüyor. Bazı tarihçilerce “Yeni-Avrupalar” diye tanımlanan toplumlar, bugün tahakküm altında olmamak anlamında “özgür” ve fiziki/beşeri sermayeye daha fazla yatırım yapmak bağlamında “zengin” oldular. Bunlara verilebilecek en iyi örnekler Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve ABD idi (Acemoğlu, Johnson ve Robinson, 2001: 1370).
Öte yandan olumsuz tarihsel koşullar nedeniyle yerleşilemeyen ve genellikle yağmacı uygulamaların kurbanı olmuş Kongo, Nijerya, Hindistan, Endonezya vb. ülkelerde ise yoksulluk, hukuksuzluk, geri kalmışlık kökleşerek yapısal sorunlar halini alacaktır. Bunlarda “sömürgecilik deneyimi,” kaynakları metropole aktarmaya yönelik, yerli nüfus üzerinde denetim kuran sömürücü kurumlara ve devlet oluşumlarına yol açmıştır. Bu anlatı, beyaz adamın “uygarlaştırma misyonu” (the white man’s burden) ideolojisini liberal-kurumsalcı bir yorumla yeniden üretmekle kalmayıp, yüzyıllara yayılarak metropolün kendi tarihine gömülü hale gelen ilksel birikimin insafsız mülksüzleştirme pratiklerini de görünmez kılmaktadır.
Acemoğlu ve arkadaşları, farklı toplumların gelişme deneyimlerini eşitsiz biçimde yapılandıran dünya-tarihsel ilişkileri ele almak yerine, sömürgecilik ve kapitalizmin tarihsel etkilerini büyük ölçüde ulusal düzeydeki kapsayıcı ve sömürücü kurumların oluşumuna indirgiyor (Acemoğlu, Johnson ve Robinson, 2001; Acemoğlu ve Robinson, 2013).[4] Bir toplumun “yerleşimciler için” kapsayıcı kurumlar geliştirmiş olması kadar bu kurumların ne pahasına yaratılabildiği görülmek istenmiyor. Böylece bugünün güçlü, demokratik ve kapsayıcı kurumlarıyla – büyük çoğunluğu İngilizce konuşan Liberal Lockeçu Merkezbölge’den (Lockean Heartland) olan – dar koridordakilerin soykırımlarla dolu yerleşimci-sömürgeci geçmişleri, bugünkü ekonomik ve siyasi başarılarının (dengeli bir devlet–toplum düzeni inşa edebilmiş olmanın) bir önkoşulu olarak zımnen doğallaştırılıyor. Adeta temize çekiliyor (Acemoğlu ve Robinson, 2013, 2020).
Sapkınlık ve Kâfirlik Arasında Acemoğlu[5]
Bazıları Acemoğlu’nun son dönemdeki eleştirilerini, neoliberalizmin krizine karşı küresel müesses nizam içinde beliren karşıt eğilimler, başka bir ifadeyle yönetici sınıf fraksiyonları arasında beliren yeni bir uzlaşmazlık bağlamı olarak değerlendiriyor. Burak Çetiner, Acemoğlu’nun eleştirel çıkışlarını ortodoks liberallere kıyasla “samimi”, ancak liberalizmin sınırları içinde kaldığı için nihayetinde “beyhude” bir çaba olarak görürken; Kansu Yıldırım gerilimi, The Economist’in temsil ettiği çizgi ile Project Syndicate’te görünürlük kazanan daha reformist kurumsalcı yönelim arasındaki farklılıkta........
