menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yedikule’den Aksaray’a dönerken, kayıp bir medeniyeti arayışlarım...

23 0
25.02.2026

Yedikule’deki Safa’nın kapısına gelmesine geldim de, şehr-i Ramazan’da olduğumuzdan içeriye girmedim, ayrıca raflarda epeydir “Gıravatlı” şişeleri görünmüyor, yerine başka bir markanın aslan sütünü dizmişler, sizi bilmem ama bana sorarsanız raflardan masalara inen zevk-i vâsılı böylece yok etmişler derim. Benim gençliğimde “Gıravatlı” şişesinin etiketindeki İhap Hulusi ve Fazıl Ahmet Aykaç mutlaka sohbet-i yârânımıza katılırdı.

Beni görünce kapıya çıkan orta yaşlı bir garsona İsmet Sungurbey’i tanıyıp tanımadığını soruyorum, biraz düşünüyor, sonra kendisinden epey önce olduğunu söylüyor, fakat ustalarından duymuş, hoca olup olmadığını bilmiyor, semtte kedici ihtiyâr olarak tanınırmış. Hocamın Hakk’ın rahmetine kavuşmasının üzerinden yirmi yıl bile geçmemişken, değerinin ve öneminin doğup büyüdüğü Yedikule’nin hâfızasından silinmesi asâbımı feci bozduğundan hemen oradan uzaklaşıyorum.

Kazlıçeşme’ye doğru iki üç adım atmıştım ki, telefonum çaldı. Bir arkadaşım geçen haftaki yazımdaki ahşap İstanbul medeniyetinin konak, köşk ve hâne-i tahtânî gibi terimlerine kafayı takmış, karıştırmasında birazcık haklı, siz de medeniyeti Suriçi’nden Beşiktaş’a veya Kadıköyü’ne kadar genişletip kadı sicillerine ve tahrir defterlerine öyle bakarsanız aynı tipteki konut için Suriçi’nde farklı Galata’da farklı kelimelerle karşılaşabilirsiniz. Örneğin, konutların tipi ne olursa olsun Suriçi’nde genel bir ta’bîr olarak hâne kelimesini kullanıyoruz ya, nadiren olsa bile Beşiktaş mahallinin kayıtlarında hâne yerine menzil kelimesinin kullanıldığını da görebilirsiniz. Konağa gelirsek, Suriçi’nde zengin şahısların ailesi ve onlara hizmet edenlerin berâberce yaşadıkları büyük binâ anlamındayken, Galata hudûdunda kebîr menzil, beyt-i kebîr, kebîr mülk veya menzil-i kebîr oluyor. Tahrir kayıtlarına nazaran Beşiktaş’ın Sinan Paşa-yı Atik ve Sinan Paşa-yı Cedid gibi kîbar mahallelerinde konak kelimesine ancak 18’inci yüzyılın ilk çeyreğinde tesâdüf edildiğini bilin, yani Suriçi’nden epey sonra. Köşk ise kîbara ve ricâle âit zevk-i selim binâdır, benzeri kasırdır, ancak biz kasrı sadece hünkâra âit köşkleri ifâde ederken kullanıyoruz. Hâne-i tahtânîyi daha önce yazmıştım, ama tek katlı ahşap olduğunu bir defa daha anımsatayım, iki katlı ahşabaysa hâne-i fevkânî diyoruz. Sicil kayıtlarında tek katlı ahşap için beyt-i süflînin kullanıldığının da farkındasınız, buradaki beyt kelimesi hâne ile aynı anlamdadır, beyt-i süflî de tek katlı ahşaptır ama hâne-i tahtânîden derme çatma olmasıyla ayrılır, sanırım Sermet Muhtar’daki hakkuran ile aynıdır.

Arkadaşım bir de gençliğinde iki kattan fazla ahşap konaklar ve köşkler gördüğünü söylüyordu, doğru, ben de üç katlı konakların ve köşklerin son tanıklarındanım. Müslüman ve Türkseniz, üç kattan fazla çıkamazdınız, çünkü üç kattan fazlası Cenâb-ı Hakk’a meydân okuma ve konu komşuya yukarıdan bakma sayılırdı. Ama, bilhassa Haliç boyunca dört beş katlı ahşaplar da vardı, onlara Yahudhâne deniyordu, hepsi de Yahudilerin topluca oturdukları ahşaplardı, kendileriyse Yahudhâne yerine kortejo demeyi tercih ediyordu. Sermet Muhtar’dan ve Osman Cemal’den mutlaka okumuşsunuzdur.

Efendim, şimdi Silivrikapısı’ndayım, vaktiyle sefâlet mahallesiymiş, orada beyt-i süflîler dam dama bitişik, mahallenin Hünkâr İmâmı Sokağı’nda Yaşar Nezihe Hanım’ın çocukluğuyla karşılaşıyorum, Altımermer’deki Kökçü Avram’dan dönüyormuş, zavallı çocuk yine korku içinde tir tir titriyor, büyük teyze Zehra Hanım’ın virânesinde pederi Sarhoş Kadri’den dayak yiyeceği muhakkak. Silivrikapısı demek, ahşap İstanbul medeniyeti bitti demektir,........

© Karar