Yazıdan kaçış...
Türkiye’nin daha çok yazıya bağlanması gerekiyor. Bağlanmayı bütün çağrışımlarıyla beraber düşündüğümüzde önümüz daha da açılıyor. Düşten, düşünceden bir gökkuşağı çatılıyor âdeta böylece. Bir toplum kendisini sadece ifade etmek için değil aynı zamanda tartmak istediğinde de yazı öne çıkar. İnsandan başlayarak dalga dalga topluma sessizce yayılır o. Böyle düşündüğümüzde etrafımızın yazı gerekçeleriyle dopdolu olduğunu görürüz. Arayıp da bulamayacağın kadar öbek öbek yazı kaynağı sizi bekler. Şiir olmak, öyküye dönüşmek, romana girmek, denemeyi mayalayıp düşünceyi çevrelemek için sekip dururlar, dikkati, duyarlığı, gözü açık olanlara.
Gittikçe gündelik olana takılan, aktüalitenin ve siyasetin çarkında dönüp durduğu için yaratıcı ve eleştirel aklını kaybeden bir yazı/ yazısızlık evreninde dönüyoruz bununla beraber. Tiyatro ve deneme yazarlığının neredeyse dibe çekilmesi bir gösterge. Fakat yazı yoksa gelecek de olmayacak hiçbir zaman. Geriye dönüp bakmak ise zorlaşacak. Salt isminde ‘Erzurum’ geçtiği için Puşkin’in kitabı halâ ilgi görüyorsa mesela sebebi onu gerçek bir yazarın kaleme almasıdır. Bir yazar, hakikatli bir kalem, kimsenin görmediklerini, can kulağıyla dinleyip ölçmediğini dert edinir. Onun bir kere bastığı toprak, dönüp baktığı yer aynı değildir artık. Denilebilir ki toprağı bile toprak kılan yazının ona dokunmuş olmasıdır. Dileyen bir kez daha Knut Hamsun’ı bu gözle okusun. Bu bağlamda hemen dibimizde Suriye’de neler neler olup bitti? İnsanın kaburga kemiği nasıl da zorlanıp gerildi. Savaşın ve kerameti kendinden menkul öznelerin günlük haber verilerinin ötesinde yazacak neler neler........
