Antibiyotik krizi!
Geçen gün bir sohbette, doktor bir arkadaşımın anlattıkları beni çok şaşırttı ve antibiyotiklerle ilgili küçük bir araştırma yapmaya başladım. Anlattığı şuydu; 72 yaşındaki bir hasta üriner yolu enfeksiyonuyla hastaneye gidiyor. İki gün sonra kanda enfeksiyon, dört gün sonra yoğun bakım. Verilen hiçbir antibiyotik işe yaramıyor ve hasta hayatını kaybediyor.
Bu durum nadir bir olay diye düşünülebilir ama antibiyotiklerle ilgili ilginç bir durum var. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bakteriyel antimikrobiyal direnç, 2019’da doğrudan 1,27 milyon ölüme yol açtı ve yaklaşık 4,95 milyon ölümle de ilişkili. The Lancet’te yayımlanan küresel projeksiyonlara göre, 2025’ten 2050’ye kadar bu sayı doğrudan 39 milyondan fazla ölüme çıkabilir; ilişkili ölümler ise 169 milyona kadar ulaşabilir. Bu, bir sistem krizinin hikayesi ve 1987’de başlıyor. Sağlık tarihçileri o yılı “antibiyotik keşfinin kapanış tarihi olarak kabul ediyor.
Bu tarihin öncesinde antibiyotiklerle ilgili ‘altın çağ’ yaşanıyordu. 1928’de penisilin keşfi. 1940’lar ve 50’ler: Streptomisin, tetrasiklinler, eritromisn, vankomisin. Hepsi, doğanın laboratuvarından çıktı. 1960’lara kadar, her yıl yeni bir antibiyotik sınıfı bulundu. Tempo azalsa da, sistem çalışıyordu.1987’den sonra hiçbir yeni antibiyotik sınıfı kliniğe ulaşmadı. Evet, bazı yeni ilaçlar geliştirildi. Ama hepsi eski sınıfların iyileştirilmiş versiyonlarıydı.
39 YILDIR YENİ BİR ŞEY YOK
Otuz dokuz yıl! Bu arada cep telefonları çıktı, internet hayatımızı girdi, insan genomu okundu, yapay zeka konuşmaya başladı. Ama bakterilere karşı yepyeni bir silah olmadı? Peki ama neden?
Antibiyotiği geliştirmek pahalı, milyarlar harcanıyor üstelik 10-15 yıl alıyor. Ama en büyük paradoks bu da değil. İlaç şirketleri antibiyotikten çok fazla kâr etmiyor.
Çünkü iyi antibiyotik mümkün olduğunca az kullanılmalı. Çünkü kullandıkça bakteri dirençli hale geliyor. Çünkü bir kalp ilacı, tansiyon ilacı ya da diyabet ilacı sürekli kullanıldığı için kârı yüksek. Sonuç? 1987’den sonra, ilaç şirketleri bu alandan çekildi.
2020’de MIT araştırmacıları, halicin adlı molekülü yapay zekayla keşfetti. Halicin molekülü bulunduktan sonra ‘yapay zeka yeni antibiyotik buldu’ diye çok sayıda haber yayınlanmış olsa da halicin şu anda kullanılan bir ilaç değil şimdilik sadece laboratuvarda test ediliyor. Yine de umut verici.
Dünya Sağlık Örgütü’nün son raporu ürpertici. Klinik geliştirmede 90 antibakteriyel ürün var. Bunların sadece 15’i ‘gerçekten yenilikçi’ ve sadece 5’i WHO’nun açıkladığı en kritik bakterilerine karşı etkili. Bakteriler evrim geçiriyor, dirençli hale geliyor ama bilim insanlarının keşif hızı çok da yavaş.
Nature Computational Science’daki yeni bir makale ise antibiyotik keşfinde yeni bir çağın başlayabileceğini anlatıyor. DeepSeMS adlı yapay zeka modeli, okyanus mikrobiyomunda 65 binden fazla yeni kimyasal yapıyı harita etmiş.
Tüm bu moleküller potansiyel olarak antibiyotik olabilir. Nasıl?
Okyanus, dünyanın en büyük mikrobiyal evreni. Derin sularda, mikroplar arasında kimyasal savaş var. Milyarlarca yıldır birbirini öldürmek için, kimya kullanıyorlar.
Büyük sorun şu: Okyanus mikroplarının çoğunu laboratuvarda büyütmek çok zor. Çünkü bu canlılar doğal ortamlarından çıkarıldığında ya yaşamıyor ya da okyanustaki gibi davranmıyor. Yani bir mikrobu Petri kabına koyduğunuzda, doğada ürettiği o ilginç kimyasal molekülleri........
