Hallac’a taş atar mıydınız?
Siyaset ve inanç yargılamalarında kitle tutuşmasının en trajik örneği:
Bugün biraz siyaset içi biraz siyaset dışı yazmak istiyorum. Hadi başlayalım:
Hallacı Mansur’dan söz ediyorum. Hani “Ene’l Hak” dediği için öldürüldüğü rivayet edilen sûfîden.
“Ene’l Hak” “Ben hakkım” anlamına geliyor. Bu söz o dönemde bir kısım “ulema - alim” tarafından “Ben Allah’ım” anlamına geliyor diye yorumlanıyor ve bu da İslâm açısından en büyük günahlardan sayılan “Şirk” olarak değerlendiriliyor.
İşin içine Abbasi – Karmati mücadelesi sebebiyle siyasi değerlendirmeler de giriyor ve sonunda Hallac’ın idam edilmesine karar veriliyor. Karar, Hanefi kadısı İbnü’l-Bühlûl’ün muhalefetine rağmen Mâlikî kadısı Ebû Ömer Muhammed b. Yûsuf el-Ezdî’nin kararıyla veriliyor. Bu hüküm diğer kadılara ve şahitlere imzalatıldıktan sonra Halife Muktedir-Billâh tarafından tasdik edilince Hallâc idam ediliyor.
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde “Hallac” maddesini yazan Süleyman Uludağ sonrasını okumakta zorlanacağınızı tahmin ettiğim ifadelerle şöyle anlatmış:
“24 Zilkade 309 (26 Mart 922) tarihinde Bağdat’ın Bâbüttâk denilen semtinde önce kırbaçlandı; burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edildi. Başı kesilerek Dicle üzerindeki köprüye dikildi; gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savruldu. Kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırıldı.”
Ben idam sehpasında taşlanarak öldürüldüğünü zannederdim Hallac’ın. Taşlar atılmış atılmış, bu arada idam sehpasında onu gözyaşlarıyla takip eden bir dostu ona gül atmış, o da “O taşlar değil ama beni asıl senin gülün yaraladı” demiş.
Bir rivayet daha: İdam sehpasında........
