At Ölür, Meydan Kalır; Yiğit Ölür, Şan Kalır
Türkçenin hafızasında yüzyıllardır yaşayan bu söz, ilk bakışta kahramanlık ve itibar düşüncesi etrafında şekillenmiş bir öğüt gibi görünse de, aslında biraz daha dikkatli bakıldığında insanın zaman karşısındaki konumuna, ölüm karşısındaki çaresizliğine ve buna rağmen kendi varlığını aşma arzusuna ilişkin son derece güçlü bir düşünce taşıdığını görürüz. Sözün iki yarısı arasında kurulan simetri asla bir tesadüf değildir. Etimolojik olarak incelendiğinde “At ölür” denildiğinde canlı ve hareketli olan bir varlığın son bulmasını, “meydan kalır” cümlesinde ise bireysel varlığın sona ermesine rağmen eylemin gerçekleştiği dünyanın devamlılığını teşkil etmektedir. Cümlenin devamında daha yüksek bir soyutlama düzeyine taşınarak “Yiğit ölür” ifadesinin insanın bedensel faniliğini izah ederken, “şan kalır” ifadesinde ise insanın davranışlarının, eserlerinin, hatırasının ve toplumsal hafızadaki karşılığının ölümden sonra da devam edebilme ihtimalini bizlere sunar. Dolayısıyla bu atasözü, yalnızca “insan ölür, adı kalır” cümlesinin yalın anlamının ardında insanın kendi sınırlı ömrü ile kendisini aşan zaman arasındaki ilişkinin nasıl kurulabileceğini mülahaza ettirir.
Buradaki “şan” kelimesini bugünkü anlamıyla “şöhret” kelimesiyle benzer nitelik taşısa da kelimenin manası bu şekilde anlaşılması atasözünün derinliğini anlamada abes kaçar. Şöhret, yani popülerlik dediğimiz kavram, insanın yaşadığı çağda ne kadar göz önünde olduğu ile, şan ise insanın yokluğunda bile değer taşıyan bir iz bırakabilmesiyle ilgilidir. Ez cümle; şöhret kalabalığın ilgisine, şan ise zamanın hükmüne bağlıdır diyebiliriz. Şöhretin ömrünü bugün sosyal medya, ekranlar, gazeteler ve kalabalıklar belirleyebilir; fakat gerçek anlamda kalıcılık için insanın bıraktığı şeyin kendisinden sonraki insanlar için hâlâ anlam taşıyıp taşımadığıyla orantılıdır. Bu nedenle bir insan kendi çağında çok tanınmış olduğu hâlde sonraki nesiller tarafından unutulabilir olduğunu da varsayarsak, yaşadığı dönemde sınırlı bir çevrede tanınan bir düşünürün eseri de yüzyıllar sonra yeniden okunabilir olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Zaman, şöhretin değil, eserin hakemidir.
Bu bakımdan atasözünün merkezindeki esas kavram “ölüm” olmaktan çıkıp, ölümden sonra süregelen bir etki oluşudur. Ölüm denilen olgu insanın biyolojik varlığına sınır koyar; fakat insanın düşüncesine, sanatına, kurumlarına, yetiştirdiği insanlara ve oluşturduğu kültürel mirasa aynı sınırı koyamaz. İnsan ölümlü olduğunu bildiği için yalnızca yaşamakla yetinmekle kalmayıp kendisini aşan bir anlam üretmek ister. Bir taşın üzerine işlenen motif, bir kitabın sayfalarında muhafaza edilen düşünce, bir şehrin siluetine kazınan mimari eser, bir öğrencinin zihninde yaşamaya devam eden bilgi veya bir toplumun hukuk ve adalet anlayışında yerleşen ilke, insan ömrünün ötesine taşabilen varlık biçimleridir. Bu nedenle medeniyet, aslında ölümlü insanların ölümlerini aşacak şeyler meydana getirme çabasının kuşaktan kuşağa birikmesinden........
