İnsanî, Toplumsal ve Kurumsal Gelişim ile İnsanlığın, Toplumun ve Kurumların Yeniden Dirilişi
İslâm düşünce geleneğinde "insan-ı kâmil", olgunlaşmış, nefsini terbiye etmiş, aklını ve kalbini kemale erdirmiş insandır. Kur'an-ı Kerîm insanı "yeryüzünün halifesi" olarak tarif ederken, ona sadece üretme değil; emaneti koruma, adâleti tesis etme ve ahlâkı yaşatma sorumluluğu yükler.
Bugün bu kavramı sadece kişiye değil, kurumlara da uyarlamalıyız. "Kurum-ı kâmil" nedir? Adâleti içselleştirmiş, liyakati ilke edinmiş, şeffaflığı sindirmiş, insanı merkeze koyan kurumdur. Maalesef günümüzde pek çok kurum, "büyümeyi" "gelişmek" sanıyor. Oysa büyümek nicelikledir; gelişmek nitelikledir.
Bir fabrika üretimini ikiye katlayabilir, hasılatını rekor seviyelere taşıyabilir ama bu onun "geliştiği" manasına gelmez. Gelişme, çalışanın gözüne bakabilmek, onun sesini duyabilmek, hata yaptığında "bu bir sistem hatasıydı" diyebilmek, insan onurunu her şeyin önünde tutabilmektir.
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kurduğu toplumda bu üç alan birlikte inşa edilmiştir: Güvenilir insan, dayanışmacı toplum ve adâletli kurum.
Sosyologlar, toplumları üç katmanlı bir yapı olarak tanımlar: Kişi (mikro), toplum (mezo), kurumlar (makro). Bu üç katman sürekli etkileşim halindedir. Sağlıklı bir toplumda, iyi yetişmiş kişiler güçlü kurumlar inşa eder; güçlü kurumlar kişilere fırsat eşitliği sunar; kişiler de topluma aidiyet ve güven duyar.
Bu döngü kırıldığında ise kısır döngü başlar: Zayıf kişiler zayıf kurumlar oluşturur; zayıf kurumlar kişileri daha da zayıflatır ve toplumsal güven erozyona uğrar.
Bugün pek çok Müslüman ülkede yaşanan tam olarak budur. Araştırmalar, kişiler arası güvenin son yıllarda ciddi şekilde azaldığını ortaya koyuyor. "İnsanlara güvenirim" diyenlerin oranı 'ler seviyesinde seyrediyor. Bu, sadece bir veri değil; toplumsal çözülmenin işaretidir. Çünkü kurumlara güvenmeyen kişi, topluma da güvenmez; topluma güvenmeyen kişi, geleceğe de güvenmez.
Tarih boyunca medeniyetlerin yükselişi, insanî, toplumsal ve kurumsal gelişimin eş zamanlı yaşandığı dönemlere denk gelir. Endülüs'ün altın çağında, sadece saraylar değil, çarşılar da âdildi; sadece âlimler değil, esnaf da ahlâklıydı.
Osmanlı'da vakıf sistemi, sosyal dayanışmanın kurumsallaşmış haliydi. Selçuklu'da medreseler sadece bilgi değil, ahlâk ve hikmet üretirdi. Peki bu ülkeler neden çöktü?
İbn Haldun'un dediği gibi, devletler asabiyetle (toplumsal dayanışma) doğar, refahla büyür, ancak israf, adaletsizlik, liyakatsizlik ve taraflılıkla çöker. Bugün İslâm dünyasının en büyük meselesi, ne teknoloji eksikliği ne de askerî zaafiyettir.
Asıl mesele, kurumların insanı merkeze koymaktan uzaklaşması, kişinin topluma aidiyet hissini yitirmesi, toplumun ise ortak değerler etrafında birleşememesidir. Bu üçlü çöküş yaşanırken,........
