menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Maziden Atiye: Cemil Şahin

3 0
yesterday

Osmanlı arşivlerinde izini sürdüğüm köklerimden, Yason Burnu’nda geçen çocukluğuma; oradan fotoğraf makinemle çıktığım minarelere ve kubbelerin zirvesine uzanan bir hayat hikâyesi…

Ağaçların Tepesinden Kubbelerin Zirvesine…

Yason Burnu ve Çaytepe yalnızca doğup büyüdüğüm topraklar değildi; aynı zamanda beni bugünlere hazırlayan, hayatımın yönünü belirleyen topraklardı.

Çocukluğumu düşündüğümde kendimi çoğu zaman ağaçların tepesinde hatırlıyorum. Yüksek yerlere çıkmayı sever, saatlerce oralardan aşağıya, çevreme ve Karadeniz’e bakardım. O yıllarda bunun bir gün hayatımın ve mesleğimin bir parçası olacağını elbette bilmiyordum.

Fakat beni bugünlere hazırlayan yalnızca doğduğum coğrafya değildi. Annemin bana verdiği güç ve duyduğu inanç da hayatım boyunca benimle yürüdü.

Ortaokul birinci sınıftaydım. Derslerime yeterince çalışmıyor, açıkçası biraz da tembellik ediyordum. O yıl altı dersten kalmıştım.

Bir büyüğüm köye geldiğinde durumumu öğrenmiş ve anneme:

“Anne, bu okumasın; tarlaya, bağa, bahçeye gönder, çalışsın.”

Annem buna kızdı ve hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi söyledi:

“Benim oğlum okuyacak adam olacak.”

Belki annem o gün söylediği birkaç kelimenin hayatımda nasıl bir iz bırakacağını bilmiyordu. Ama ben o sözü hiç unutmadım. İçimde bir yere yerleşti; beni kamçıladı, bana irade ve azim verdi.

Yıllar sonra dönüp baktığımda, ortaokulda altı dersten kalan o çocuğun nereden nereye geldiğini daha iyi görüyorum.

Çocukken Çaytepe’de ağaçların tepelerine çıkan, Yason Burnu’nun kıyılarından Karadeniz’e bakan o çocuk; yıllar sonra kubbelere, minarelere ve tarihî yapıların ulaşılması en güç noktalarına çıktı.

Çalıştım, araştırdım, peşinden gittim. Kolay olanı değil, çoğu zaman kimsenin çıkmadığı yerleri ve görülmemiş açıları aradım.

Çocukken çıktığım ağaçların yerini yıllar sonra minareler, kubbeler ve tarihî yapıların ulaşılması güç noktaları aldı. Bir zamanlar Yason Burnu ve Çaytepe’de yükseklerden dünyaya bakan o çocuk, yıllar sonra Selimiye’nin, Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in,Ayasofya;nın,Yeni Camii;nin Fatih,Yavuz Selim;in ve nice medeniyet şahikasının kubbelerinden tarihe bakmaya başladı.

Bugün insanlar beni “Kubbelerin Üstadı” olarak tanıyorsa, bunun hikâyesi yalnızca kubbelerde başlamadı.

O hikâyenin ilk satırları doğup büyüdüğüm topraklarda, çocukken tırmandığım ağaçların tepelerinde ve:

“Benim oğlum okuyacak adam olacak.”

diyerek bana inanan annemin yüreğinde yazıldı.

Annemin o gün bana duyduğu güven, yıllar sonra benim kendime duyduğum güvene dönüştü.Belki de ben, yıllar sonra çıkacağım kubbelerin provasını çocukken o ağaçların dallarında yapıyordum.

Yıllardır tarihin izini kubbelerde, minarelerde, taşlarda, kitabelerde ve asırlık yapıların sessizliğinde arıyorum.

Fotoğraf makinemle bir medeniyetin hafızasını kayıt altına almaya çalışırken, bir gün objektifi kendime çevirdim ve bugüne kadar üzerinde pek durmadığım bir soruyu sordum:

Ben kimim, hangi kökten geliyorum?

Babamın, dedemin ve onun babasının yaşadığı bu toprakların geçmişi nereye kadar uzanıyor?

Bir insanın kendi geçmişine doğru çıktığı yolculuk gerçekten ilginçmiş. Bir ismi buluyorsunuz, o isim sizi başka bir isme; bir köy adı başka bir köy adına, bir nüfus kaydı ise yüz elli yıl öncesine götürüyor.

Ben de araştırdıkça gördüm ki karşımdaki hikâye yalnızca Şahin ailesinin soy ağacından ibaret değildi.

Bu hikâyenin içerisinde Osmanlı vardı, Cumhuriyet vardı; Satılmış, Vona, Perşembe, Medreseönü, Doğanlı, Toğanlı, Bayadı, Çaytepe ve Yason Burnu vardı.

Ve bütün bunların arasında nesilden nesile devam eden bir aile vardı.

İsimler değişti, nesiller değişti, zaman değişti; fakat kök aynı topraklarda yaşamaya devam etti.

Osmanlı nüfus kayıtlarında karşıma çıkan her isim, aslında bugüne uzanan zincirin bir halkasıydı. Satılmış’tan Vona’ya, Medreseönü’nden Doğanlı ve Toğanlı’ya; Bayadı’dan Çaytepe’ye uzanan bu yolculuk yalnızca yer adlarının değişimini değil, bir ailenin zaman içindeki yürüyüşünü de anlatıyordu.

Bir tarafta Osmanlı’nın kayıtları, diğer tarafta Cumhuriyet’in nüfus belgeleri… Aralarında yıllar, değişen idareler ve değişen yer adları vardı. Ama aynı coğrafyada yaşamaya devam eden insanların hatıraları kaybolmamıştı. Her belge beni bir önceki kuşağa, her isim biraz daha geriye götürüyordu.

SATILMIŞ’TAN VONA’YA, VONA’DAN PERŞEMBE’YE VE YASON BURNU’NA

Satılmış’tan Vona’ya, Medreseönü’nden Doğanlı ve Toğanlı’ya; Bayadı’dan Çaytepe ve Yason Burnu’na uzanan bir aile, coğrafya ve medeniyet hikâyesi

Bugün Perşembe olarak bildiğimiz coğrafyanın geçmişine baktığımızda karşımıza yüzyıllara yayılan bir yerleşim hafızası çıkıyor.

Perşembe Belediyesi’nin tarihçe kayıtlarında bölge 1455 yılında Nahiye-i Satılmış-ı Bayram, 1485’te Vilayet-i Satılmış ve Bayramlu, 1547 ve 1613 yıllarında ise Nahiye-i Satılmış olarak geçiyor.

1871’e gelindiğinde Perşembe Nahiyesi adını görüyoruz.

1928’de yine Perşembe Nahiyesi olan merkez, 1930–1945 döneminde Vona adıyla kayıtlara geçiyor ve 25 Haziran 1945’te Perşembe ilçe merkezi hâline geliyor.

“Perşembe” adının yaygınlaşmasının, bölgede pazarın perşembe günleri kurulmasıyla ilişkili olduğu da yerel tarih kayıtlarında belirtiliyor.

Bugün kullandığımız tek bir yer adının arkasında bile kaç neslin, kaç devlet kaydının ve kaç hikâyenin bulunduğunu düşünün…

İşte aile tarihimi araştırırken ilk karşılaştığım gerçeklerden biri buydu:

İnsanların olduğu gibi şehirlerin, köylerin ve mahallelerin de şeceresi var.

ATALARIMIN KAYITLARI BENİ MEDRESEÖNÜ’NE GÖTÜRDÜ

Baba tarafından aile kayıtlarını geriye doğru takip ettiğimde nüfus kütüğümüzde sürekli karşıma çıkan yer:

Ordu – Perşembe – Medreseönü oldu.

Ancak Medreseönü ve çevresinin tarihî kayıtlarına baktığımızda bugünkü isimden daha eski bir yer adı hafızasıyla karşılaşıyoruz.

Perşembe yöresinin yer adlarını Osmanlı tahrir, avarız ve nüfus defterleri üzerinden inceleyen akademik araştırmalarda bu çevreyle bağlantılı........

© İstiklal