Tabi
Haçlı gölü yakınlarında bir restoranın verandasında bir süredir oturuyordu. Etrafı selvi söğüt ağacı ile kaplı olmasına rağmen, sırf karşısındaki insanların yüzlerini görmek istemediği için esen rüzgârla açılan her boşlukta karşı kaldırımda dolanan yaşlı kadını izliyordu. Kadın önüne aldığı, uzaktan bakıldığında ne olduğu anlaşılmayan, dağ yamaçlarından toplanmış nevazil otu, tarla sarmaşığı ve muş lalesi olma olasılığı oldukça yüksek otları havalandırıyordu. Hayattan ve yanı başındakilerden o kadar bıkkındı ki, içindeki öfkeyi susturmak ve kusmak için derin bir kuyuya ihtiyacı vardı. Derin, sadık ve güçlü bir kuyu…
Masadaki herkes tek tek ne yemek istediğini söyledi. Uğultuyla karışık bir sohbetin içinde dinliyor gibi görünüp kendine bir dünya aralamaya çalışıyordu. Yüzünde kaz ayaklarının asla belirginleşmediği yapay bir tebessüm ile arada bir, bizzat yüzüne yapılan hitaplarda “tabi” diyordu. Tabi bu hayattaki en büyük kurtarıcısıydı onun. Hiçbir şeyden anlamadığını zanneden insanlara, anlattıklarının çarpık ve kirli, kendilerinin ise letafet yoksunu olduklarını izah etmekten çok daha kolaydı. Çünkü henüz, olmayacak duaya âmin diyecek kadar mübarek, taşa söz anlatacak kadar kibirli değildi. Tabi diyordu kısaca. Bazen de uzun uzun tabii dediği oluyordu. Hele karşısındaki insanın onaylanma arzusu, sohbetin niteliğinden çok, niceliği uzuyorsa, o da tabi deme süresini uzatıyordu. Böylece insanların lakayt ve benmerkezci lakırdılarından korumuş oluyordu kendini.
Ama bugün tek tabi ile sabredilecek bir gün değildi. Layığı ile içebilen biri olsa şişenin dibine kadar içer, yalnızlıktan korkmasa günlerce durmaksızın yürüyerek seyahat eder, kavga çıkarıp rahatlayacağını bilse Müslüman mahallesinde rakı satar, günahından korkmasa arabayı kökleyip düz duvara çarpardı. Durdu. Bakındı. Kuvvetli bir nefes aldı. Boğulması için fiziksel bir sebep yoktu ama nefes almakta oldukça zorlanıyordu. Etrafında yıllardır yan yana olduğu birçok insan vardı. Çatal bıçak seslerini keserek, birbirlerinden rol çalarak, anlamak için değil de anlatmak için konuşuyorlardı. Bu akşam layığı ile tabi diyen de olmadığı için hiç kimse konuşuyor olmaktan memnun değildi.
Rüzgâr her zamankinden daha sert esince ağaç dalları oluk oluk ayrıldı. İşte bu esnada adam sarkık göz kapaklarını aralayınca,........
