menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aziz Dostum, Bilge Hekim Hüsrev Hatemi

13 0
07.04.2026

Aziz dostum, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, kelimenin tam manasıyla bilge bir hekimdir. Modernite ile ve özellikle Pozitivist dönemde Batı’da olduğu gibi bizde de hekimlik ile bilgelik (hakimlik) birbirinden kesin hatlarıyla ayrılmaya çalışılmıştır. Bu nedenle hekimlik yerine meslek olarak doktorluk (tababet) ön plana çıkarılmıştır. Bu amaçla tıp ile felsefe arasına kesin çizgiler konmakla kalmamış, bedenin tedavisi ile uğraşan tıbbın yanında ruhun tedavisi ile ilgilenen tıbba (et-Tıbbü’r-Ruhani) hemen hemen hiç yer verilmemeye özen gösterilmiştir. Ayrıca tıbbın felsefî boyutu da tamamen göz ardı edilmiştir. Böylece insan varlığını bir bütün olarak ele almak ve buna göre toplu bir tedavi yöntemi geliştirmek yerine, çok küçük parçalara ayrılmış minimal tedavi yöntemleri ön plana çıkarılmıştır. Bu sebeple de hastalıkların tam teşhisi oldukça zorlaştığından insanı her manada rahatlatacak bütüncül bir tedavi yöntemi üzerinde görüş birliğine varılamamıştır.

Tabii ki bu yöntemle komplike olmayan rahatsızlıklarda kısa vadede sonuç alınmakta ise de son derece karmaşık nedenlere dayalı hastalıklarda kişiyi her manada mutlu edecek köklü ve sağlıklı tedavi yöntemleri üretmek zorlaşmaktadır. Bu durum ister istemez kişileri tıp dışı tedavi yöntemlerine yöneltmekte ve telafisi imkânsız sonuçların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Halbuki bir tedavi aracı olarak tıp biliminin aynı zamanda metafizik temelli yaklaşımlarla donatılması gerekmektedir. Bunu sağlayacak da tıp fakültelerindeki eğitim modeli ve sistemidir.

Büyü, tılsım ve benzeri yollarla başlayan ve tıbbın büyük üstatları olan Hipokrat, Galenos, Ebubekir ibn Zekeriyya er-Razi, Ali İbn İsa el Mecusi ile İslam dünyasına intikal eden kadim tıp geleneği İbn Sina’nın el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıb isimli abidevî eseriyle hem orta çağ İslam dünyasında hem de orta çağ Batı dünyasında hikmet (felsefe) ile hakimliğin (bilgelik) bileşiminden oluşan komple bir Tıp geleneğinin (hekimlik) oluşmasını sağlamıştır. Nitekim İslam dünyasında tıp tarihiyle ilgili eserler tabipler ve filozoflar tarihi anlamına “Ṭabaḳātü’l-eṭıbbâ’ ve’l-ḥükemâ” başlığıyla zengin bir literatür oluşturmuştur. Yakın zamanlara kadar dilimizde modern doktor kelimesi yerine tabip ve hekim terimleri kullanılmaktaydı. Sayın Hatemi’nin ve diğer tıp hocalarının anlattıklarına göre yirminci yüzyılın başlarındaki tıp fakültelerinde ders veren hocaların büyük bir bölümü tabiplik (hekimlik) ile bilgeliği (hakimlik) birlikte göz önünde bulundurmaya çalışırlarmış. Aslında büyük çapta İbn Sina etkisinde gelişen orta çağ batı tıbbında da tıp ile bilgelik iç içe girmiş bulunuyordu.

Ben, artık bugün sayısı çok azalmış olan bu değerli insanlardan ikisi ile yakın dostluk kurma fırsatı ve uzun yıllar birlikte oturup sohbet etme imkânı buldum. Bunlardan birisi Sayın Prof. Dr. Aykut Kazancıgil diğeri de sevgili Hüsrev Hatemi hocadır. Hüsrev Bey ile ilgili birçok toplantıda konuşma yaptığım ve birkaç da yazı yazdığım için onları burada tekrarlamayacağım. Özellikle Dergâh Yayınları tarafından neşredilen Hüsrev Hatemi Kitabı’nda uzunca bir makale yazdığımı hatırlıyorum.

Hüsrev Bey salt bir doktor değil, aynı zamanda yukarda söylediğimiz nitelikleri şahsında toplayan, yani bilgelik (hikmet-felsefe) ile tıbbı birlikte değerlendiren şair, sanatkâr ve her şeyden de önce samimi gönül ehli bir insandır. Mesleğini paraya dönüştürmeye çalışmamış, bunun yerine zamanının çoğunu kültür sanat ve düşünce alanında yoğunlaşmaya ayırmıştır. Klasik edebiyatı ve kalıplarını çok iyi bildiği halde günümüz insanına hitap etmeyi ön planda tutarak modern tarzda şiirler yazmayı tercih etmiştir.

Her yıl Süleymaniye Kütüphanesi’nin iç bahçesindeki “kuyuya karpuz sarkıtarak” sohbet etmeyi tasarlamış ve bir türlü bunu başaramamıştık. Bu tabir kendisine aittir. Çünkü eski medrese mollaları yazın, kuyuya karpuz sarkıtır ve sohbet kızıştıktan sonra da kuyuda soğuyan o karpuzu kesip yerlermiş. Hatemi hoca eskilerin bu mitik ve mistik âdetlerini ihya etmeyi çok severdi. Aykut Kazancıgil hocayla birlikte birçok kez bu geleneği ihya etmek üzere anlaştıksa da bir türlü bir araya gelip gerçekleştiremedik.

Hüsrev Bey çok zeki insandır bir duyduğunu bir daha kolay kolay unutmaz. Hiç unutmam bir seferinde Aykut Kazancıgil Hoca’nın Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki odasında oturuyorduk. Her ikisinin de hocası olan şu anda ismini hatırlayamadığım yaşlı bir zat eski bir hatırasını anlatıyordu. O sırada Hatemi bana dönüp bir şey sordu. Yaşlı hoca buna alındı ve kızarak “Hatemi beni dinlemiyor musun yoksa!” deyince Hüsrev Bey, “Dinliyorum efendim!” dedi ve hocanın söylediğini aynıyla tekrarlayarak “Hocam ben aynı anda iki işi birlikte yapabilenlerdenim” diye ekledi.

Hüsrev Bey son dönem Osmanlı aydın ve ulemasına fazlasıyla ilgi duyardı. Bazen onlardan bir beyit veya bir nesir okur, sonra bunun hikâyesini naklederdi. Sanki son asır bilim ve düşünce adamlarının........

© İnsaniyet