‘Barışa giden yol onurdan geçer’
“Silahların susmasına elbette seviniyorum. Ama bir halkın onuru tanınmadan savaşın bitmesi, ruhun ateşkesi olabilir; barış değil.”
Prof. Dr. Jan İlhan Kızıhan’ın 28 Ağustos’ta kaleme aldığı yazıdan aklımda en çok kalan cümleler bunlar. Onlarca yılını savaşın ve şiddetin insan ruhunda bıraktığı izleri araştırmaya, savaş mağdurlarıyla çalışmaya adamış Kızılhan’ın bu yazısını okuyunca, Türkiye ile PKK arasındaki kırk yıllık çatışmanın sona ermesi kadar bu çatışmanın nasıl biteceği üzerine düşündüğünü gördüm.
Bir halkın bu sona hangi duyguyla baktığı ve belki de en önemlisi, yarın çocuklarına ne anlatacağını tartışmaya açmış Jan İlhan Kızılhan.
Savaş, travma, göç ve toplumsal şiddet alanlarında çalışan Ezidi Kürt bir psikolog, akademisyen ve yazar. 2014’te IŞİD’in Ezidilere yönelik saldırılarının ardından Ezidi kadın ve çocukların tedavisi, rehabilitasyonu ve topluma yeniden kazandırılması için yürütülen çalışmalara katkı sağlamış.
Kürt meselesi, siyasal şiddet ve savaş sonrası toplumların iyileşme süreçleri üzerine değerlendirmeleriyle tanınan Kızılhan’la tam da bugünlerde, yazısından da yola çıkarak kalıcı barış için adalet, tanınma, güvence ve geçmişle yüzleşmenin gerekliliği üzerine konuştuk.
Jan İlhan Kızılhan kırk yıldır savaşın insan ruhunda açtığı yaraları çalışan bir psikolog olarak, silahların susmasının ne anlama geldiğini belki de çoğumuzdan daha iyi biliyor.
Tam da bu nedenle, bugün yaşananlara yalnızca ‘savaş bitti’ cümlesinden bakamıyor. Tam tersine, savaşın bitmesini herkesten çok isteyenlerden biri. Onun asıl sorusu başka. “Bir savaş nasıl biter ve çocuklarına bu hikayeyi nasıl anlatır?”
Konuşurken sık sık psikolojiye, kolektif hafızaya ve onura dönüyor. Dersim’den Halepçe’ye, Şengal’den Afrin’e uzanan hafızanın yalnızca acılardan oluşmadığını söylüyor. Ona göre Kürtlerin taşıdığı şey aynı zamanda bir direnme ve onur hafızası.
Konuşmanın bir yerinde şu cümleyi söylüyor:
“Ölen umutlar için mezarlık yoktur.”
Biz de buradan devam ediyoruz.
“Sevinmem gerektiğini biliyorum ama sevinemiyorum” diyorsunuz. Neden?
“Meslek hayatını ruhları savaşla damgalanmış insanlarla geçirmiş bir psikolog ve travma araştırmacısı olarak bu haftalarda rahatlamış olmam gerekirdi. Artık çatışma yok. Artık köyler yakılmıyor, bombalar artık aniden patlamıyor, genç insanlar geri dönmemek üzere dağlara gitmiyor. Şiddetten sağ kurtulanlarla çalışan herkes, savaşın romantik hiçbir yanı olmadığını zaten bilir. Savaş, sonradan afişlere basılan o bayraklı genç adam resmi değildir. Savaş, bir çocuk odasındaki boş yataktır; kimsenin cesaret edip de kaldıramadığı için yıllarca aynı yerde asılı kalan cekettir; oğlunun dönmeyeceğini anladığı ana geri döndürdüğü için anlatmaktan vazgeçen bir annenin sessizliğidir. Kırk yıllık Kürt-Türk tarihi göz önüne alındığında, silahların susması muazzam bir ilerlemedir. Yine de sevinemiyorum. Beni huzursuz eden bir suçluluk duygusu hissediyorum. Sanki sevinemediğim için haksızmışım gibi…”
Neden böyle hissediyorsunuz?
“Çünkü içimde başka bir duygu da var. Bir huzursuzluk. Çünkü bu savaşın nasıl sona erdiğine baktığımda, Kürtlerin siyasi bir özne olarak yeterince görünmediğini düşünüyorum. Beni rahatsız eden şey bu. Bir savaş yalnızca silahların susmasıyla bitmez. İnsanların hafızasında da bitmesi gerekir. İnsanların kendilerini nasıl hissettikleri de önemlidir. Şimdi Türkiye’de ‘barış’ yerine ‘terörsüz Türkiye’ deniliyor. Bu sadece bir kelime meselesi değil. Dil, siyasi yaklaşımın kendisini gösterir. Burada PKK’nin silah bırakması, örgütün tasfiyesi konuşuluyor. Peki Kürtler nerede? Kürt sorunu nerede? Kürtlerin dili, tarihi, yaşadığı acılar nerede?”
“Bir hak lütuf değildir. ‘Kürt kardeşlerimiz’ diyebilirsiniz. Bu güzel bir ifade gibi görünebilir. Ama kardeşlik ilişkisi içinde güç eşit olmayabilir. Hak ise başka bir şeydir. Hak, anayasal güvenceye sahip olur. İnsan onu okuyabilir, talep edebilir, gerektiğinde mahkemede savunabilir.”
“Bir hak lütuf değildir.........
