menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Çapraz Sorgu Olmadan Çapraz Sorgu: Türk Ceza Yargılamasında Doğrudan Soru Hakkı ve CMK m. 201’in Değiştirilmesi Gereği

13 0
01.05.2026

Türk ceza yargılamasında doğrudan soru hakkı, savunmanın delili sınama ve beyanların güvenilirliğini test etme araçlarından biri olarak görünmektedir. Bununla birlikte 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 201. maddesinin mevcut metni, bu hakkı tam anlamıyla taraf-merkezli ve etkili bir sorgulama rejimine dönüştürmemektedir. Mevcut düzenleme, Cumhuriyet savcısı ile müdafi veya vekile doğrudan soru yöneltme imkânı tanırken, sanık ve katılanın soru yöneltmesini hâkim aracılığına bağlamakta; ayrıca yöneltilen soruya itiraz hâlinde sorunun yöneltilip yöneltilmeyeceğine mahkeme başkanının karar vereceğini öngörmektedir. Bu yapı, savunmanın sorgulama hakkını tanısa da onu güçlü bir çapraz sorgu kurumuna dönüştürmemekte; tersine, hâkim-merkezli ceza muhakemesi pratiği içinde kırılgan bırakmaktadır.

Bu çalışmada, Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden doğrudan soru hakkının yalnızca mevcut norm çerçevesinde nasıl kullanılacağı değil, aynı zamanda neden mevcut normun yeniden yazılması gerektiği tartışılmaktadır. Çalışmanın temel tezi şudur: Türk ceza muhakemesinde “çapraz sorgu olmadan çapraz sorgu” denilebilecek stratejik bir pratik üretilebilse de, bunun kurumsal ve eşitlikçi biçimde işlemesi CMK m. 201’in mevcut hâliyle tam olarak mümkün değildir. Sorun yalnızca uygulayıcının daraltıcı pratiği değildir; norm metni de sorgulama sırasını, çapraz sorgunun işlevini, yönlendirici soru rejimini, ret sebeplerinin sınırını ve etkili sorgulama ile hükme esas alınan beyan arasındaki ilişkiyi açıkça kurmamaktadır. Bu nedenle madde, çelişmeli yargılama, silahların eşitliği ve savunmanın etkili katılımı ilkeleri ışığında değiştirilmelidir.

Ceza yargılaması yalnızca normların mekanik biçimde uygulandığı bir teknik alan değildir. O aynı zamanda anlatıların yarıştığı, kurumsal rollerin sahnelendiği, kanaatlerin biçimlendiği ve iktidarın usul kisvesi altında görünür hâle geldiği bir kamusal muhakeme alanıdır. Bu nedenle savunmanın yargılamadaki konumu yalnızca “konuşma hakkı” ile değil, “soru hakkı” ile de ölçülmelidir. Çünkü soru, savunmanın sadece bilgi toplama aracı değildir; aynı zamanda anlatıyı çatlatan, delilin güvenilirliğini aşındıran, çelişkiyi görünür kılan ve mahkemenin erken kapanma eğilimine müdahale eden bir enstrümandır.

Türk ceza muhakemesinde bu enstrümanın normatif dayanağı CMK m. 201’dir. Maddenin güncel metni, Cumhuriyet savcısı ile müdafi veya vekile doğrudan soru yöneltme yetkisi verirken, sanık ve katılanın soru yöneltmesini mahkeme başkanı veya hâkim aracılığına bağlamaktadır. Ayrıca soruya itiraz edildiğinde, sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanının karar vereceğini düzenlemektedir. Metin, ilk bakışta savunmaya bir imkân sunmaktadır; ancak aynı metin, sorgulama rejimini belirgin biçimde mahkemenin kontrol alanı içinde bırakmaktadır.

İşte bu nedenle mesele yalnızca “CMK m. 201 uygulanmıyor” meselesi değildir. Daha derin sorun, mevcut normun da doğrudan soru hakkını, tarafların delili serbestçe sınadığı bir çapraz sorgu rejimine dönüştürecek açıklık ve güçte olmamasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında, tanıkların sorgulanması veya sorgulatılması hakkı, adil yargılanmanın önemli bir görünümü olarak kabul edilmekte; savunmaya tanık ve beyan sahiplerini yeterli ve uygun şekilde sorgulama fırsatı tanınmasının önemi vurgulanmaktadır. Bu çerçevede savunmanın sorgulama imkânı yalnızca teorik değil, etkili ve gerçek olmalıdır.

Bu makale, tam da bu noktadan hareket etmektedir. Amaç, doğrudan soru hakkını yalnızca mevcut çerçeve içinde stratejik kullanıma açmak değil; aynı zamanda mevcut çerçevenin neden yetersiz olduğunu göstermek ve CMK m. 201’in neden değiştirilmesi gerektiğini savunmaktır.

I. Doğrudan Soru Hakkının Mevcut Normatif Çerçevesi

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 201. maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilir. Aynı hükümde sanık ve katılanın ise mahkeme başkanı veya hâkim aracılığıyla soru yöneltebileceği, yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanının karar vereceği ve gerektiğinde ilgililerin yeniden soru sorabileceği düzenlenmiştir. Mevcut metin, böylece doğrudan soru imkânını tanımakta; ancak bu hakkın hangi usul mantığı içinde kullanılacağını ayrıntılı ve sistematik biçimde kurmamaktadır.

İlk bakışta bu düzenleme, savunmaya delile doğrudan temas etme bakımından önemli bir olanak sağlıyor gibi görünmektedir. Ne var ki hakkın kanunda tanınmış olması ile onun duruşmada etkili, öngörülebilir ve eşitlikçi biçimde kullanılabilmesi aynı şey değildir. Gerçekten de mevcut madde; ilk sorgu, çapraz sorgu ve yeniden sorgu ayrımını açıkça düzenlememekte, yönlendirici soruların sınırını belirlememekte, sorunun reddedilebileceği nedenleri dar ve denetlenebilir biçimde saymamakta ve ret kararının hangi yoğunlukta gerekçelendirilmesi gerektiğini göstermemektedir. Bu yönüyle madde, doğrudan soru hakkını tanımakta; fakat aynı anda bu hakkın mahkeme başkanının takdiri üzerinden kırılganlaşmasına da elverişli bir yapı kurmaktadır. Bu değerlendirme, maddenin mevcut lafzından çıkan yapısal bir sonuçtur.

Sorunun asıl düğüm noktası da burada ortaya çıkmaktadır. Mevcut düzenleme, savunmaya doğrudan soru yöneltme yetkisi vermekle birlikte, bu yetkiyi tam anlamıyla taraf-merkezli bir sorgulama rejimine dönüştürmemektedir. Başka bir ifadeyle, norm metni savunmanın sorgulama hakkını kabul etmekte; fakat onu, delilin güvenilirliğini karşı taraf önünde serbestçe sınayan kurumsal bir çapraz sorgu modeline bağlamamaktadır. Bu yüzden uygulamada ortaya çıkan güçlükleri yalnızca hâkimlerin daraltıcı pratiğiyle açıklamak eksik kalır. Sorun, aynı zamanda normun mimarisindedir. Çünkü norm, sorgulamanın eksenini taraflara değil, son tahlilde mahkeme başkanının denetimine bırakmaktadır.

Bu çerçevede CMK m. 201 bakımından yapılması gereken şey yalnızca daha “iyi uygulama” çağrısı değildir. Asıl ihtiyaç, savunmanın soru hakkını biçimsel bir imkân olmaktan çıkarıp etkili bir sorgulama güvencesine dönüştürecek normatif bir yeniden yazımdır. Eğer ceza muhakemesinde gerçekten çelişmeli yargılama, silahların eşitliği ve savunmanın delili sınama hakkı ciddiye alınacaksa, doğrudan soru hakkını düzenleyen hükmün; sorgulama sırasını, çapraz sorgunun işlevini, yönlendirici soruların rejimini, ret sebeplerinin sınırını ve gerekçelendirme yükümlülüğünü açıkça düzenlemesi gerekir. Bu nedenle CMK m. 201’in mevcut hâli, sadece uygulama bakımından değil, normatif tasarımı bakımından da yetersizdir ve değiştirilmesi gerekmektedir. Mevcut metnin bu unsurları açıkça içermediği, doğrudan maddenin lafzından anlaşılmaktadır.

II. Çapraz Sorgu Olmadan Çapraz Sorgu: Stratejik İmkân ve Yapısal Sınır

Türk ceza muhakemesi, Anglo-Amerikan sistemdeki anlamıyla tam bir adversaryal çapraz sorgu rejimine sahip değildir. Bununla birlikte bu durum, savunmanın doğrudan soru hakkı aracılığıyla çapraz sorgunun bazı temel işlevlerini kısmen üretemeyeceği anlamına gelmez. Nitekim tanığın güvenilirliğini sınamak, bilirkişi raporunun yöntemsel dayanaklarını tartışmaya açmak, müştekinin anlatısındaki abartı veya tutarsızlıkları görünür kılmak ve mahkemenin erken oluşmuş kanaatini sarsmak, mevcut sistem içinde de belirli ölçüde mümkündür. Bu bakımdan “çapraz sorgu olmadan çapraz sorgu” ifadesi, Türk ceza yargılamasında savunmanın normatif boşluklar, usulî açıklıklar ve pratik esneklikler üzerinden geliştirdiği stratejik bir müdahale biçimini ifade etmektedir.

Ancak bu stratejik imkân ile kurumsal güvence aynı şey değildir. Savunma avukatı son derece mahir, dikkatli ve hazırlıklı sorular yöneltebilir; fakat mevcut sistem bu soruları kolaylıkla kesebilir, yönünü değiştirebilir, etkisini zayıflatabilir veya “uygun değil”, “gerekli değil”, “konu dışı” gibi muğlak gerekçelerle bertaraf edebilir. Bu nedenle sorun yalnızca savunmanın mesleki becerisiyle açıklanamaz. Mesele, yapısal ve normatif bir sorundur. Savunma, pratikte çapraz sorgunun bazı işlevlerini kısmen üretebilse bile, normun kendisi bu işlevleri açık, öngörülebilir ve denetlenebilir biçimde korumuyorsa, ortaya çıkan şey gerçek anlamda kurumsallaşmış bir hak değil; büyük ölçüde kişisel maharete, duruşma atmosferine ve mahkemenin o anki takdirine bağlı kırılgan bir mücadele alanıdır.

Tam da bu nedenle, “çapraz sorgu olmadan çapraz sorgu” savunmanın yaratıcılığını gösteren önemli bir pratik olmakla birlikte, ideal veya yeterli bir model olarak görülemez. Bu ifade, mevcut sistemin gücünü değil; tersine, savunmanın yapısal eksiklikler içinde kendine alan açma çabasını göstermektedir. Başka bir anlatımla, savunmanın normatif eksikliği pratik zekâ ile telafi etmeye çalışması, o eksikliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine bu durum, doğrudan soru hakkının yalnızca uygulama bakımından değil, aynı zamanda normatif düzeyde de güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koyar. Eğer amaç savunmanın delili gerçekten sınayabildiği, beyanın güvenilirliğini etkili biçimde test edebildiği ve çelişmeli yargılamanın yalnız teoride değil pratikte de yaşandığı bir muhakeme düzeni kurmak ise, CMK m. 201’in mevcut hâliyle yetinilmesi mümkün değildir.

III. Hibrit Kopuş Savunması Açısından Soru: Bilgi Aracı Değil, Müdahale Tekniği

Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden bakıldığında soru, yalnızca cevap elde etmeye yarayan teknik bir araç değildir. Soru, aynı zamanda yargılamanın kurulu çerçevesine müdahale eden, anlatının akışını bozan, görünmez kalması arzulanan çatlakları görünür hâle getiren ve duruşmanın iktidar ilişkilerini açığa çıkaran stratejik bir eylemdir. Bu nedenle soru, sadece beyanın içeriğini denetlemez; aynı zamanda o beyanın hangi otorite düzeni içinde üretildiğini, nasıl korunduğunu ve hangi sınırlar içinde tartışılabildiğini de ortaya koyar. Başka bir ifadeyle soru, delilin doğruluğunu sınadığı kadar, yargılamanın dramaturjik ve iktidarsal mimarisini de görünür kılar.

Nitekim bir tanığa “Bunu bizzat mı gördünüz, yoksa sonradan mı duydunuz?” diye sormak, yalnızca olgusal bilgi toplamak anlamına gelmez. Bu soru, anlatının doğrudan algıya mı yoksa aktarıma mı dayandığını açığa çıkararak beyanın epistemik temelini tartışmaya açar. Benzer biçimde bir bilirkişiye “Kullandığınız veriyi hangi alternatif açıklamaları dışlayarak yorumladınız?” diye sormak, teknik bir ayrıntıyı netleştirmekten ibaret değildir; raporun görünürdeki nesnelliğini yöntem düzeyinde sınamaktır. Yine müştekiye önceki beyanı ile duruşmadaki anlatısı arasındaki farkı hatırlatmak da salt çelişki avcılığı değildir; duygusal kesinlik ve mağduriyet söylemi altında korunmaya çalışılan anlatısal gevşekliği açığa çıkarmaktır. Bu nedenle soru, yalnız cevabı değil, cevabın dayandığı meşruiyet zeminini de hedef alır.

Hibrit Kopuş Savunması tam da bu sebeple soru sorma hakkını düz ve tek boyutlu bir teknik yetki olarak değil, dereceli bir müdahale repertuarı içinde kavrar. Bazen savunma uyumlu, teknik ve düşük yoğunluklu sorularla ilerler; böylece doğrudan çatışma üretmeden anlatının zayıf yerlerini yoklar. Bazen kısa, hedefli ve........

© Hukuki Haber