DÜDÜK CEBİMİZDE KALSIN
Baro Genel Kurullarında Divan, Söz Hakkı ve Usul İktidarı
Bir önceki yazımda, Ankara Barosu’nun 68. Genel Kurulunda yaşanan düdük protestosunu tartışmış; meselenin düdüğün kendisinden çok, onu doğuran genel kurul yönetimi olduğunu söylemiştim. Yazının sonunda da “Kullanmama gerek kalır mı bilmiyorum, ama Ankara Barosu 69. Genel Kurulunda düdüğüm cebimde olacak.” demiştim. Bu yazı, o cümlenin devamıdır. Düdüğün cebimizde kalıp kalmaması biraz da genel kurulu yönetecek divanın tutumuna bağlıdır.
Çünkü bir baro genel kurulunda ilk mesele yalnızca kimin seçileceği değildir. Kim başkan olacak, hangi grup yönetimi alacak, Türkiye Barolar Birliği delegeleri kimlerden oluşacak soruları elbette önemlidir; ama genel kurulun ilk günü bakımından daha önce cevaplanması gereken başka bir soru vardır: Toplantıyı kim ve nasıl yönetecek? Bu soru teknik, hatta tali görülebilir. Oysa genel kurul iradesi yalnız sandıkta ortaya çıkmaz; sözün kime, ne zaman ve ne kadar verildiği, hangi önergenin hangi sırayla oylandığı, tartışmanın ne zaman yeterli sayıldığı ve itirazların tutanağa nasıl geçirildiği de o iradenin oluşma biçimini belirler.
Avukatlık Kanunu bu nedenle genel kurulun ilk işi olarak bir başkan, bir başkanvekili ve iki üyeden oluşan başkanlık divanının seçilmesini öngörür. Divan üyeleri ayrı ayrı seçilir; genel kurul aksine karar vermedikçe seçim işari oyla yapılır ve kullanılan oyların en çoğunu alan kişi seçilmiş sayılır. Baro başkanı ile yönetim ve denetleme kurulu üyelerinin divana seçilememesi de anlamlıdır. Kanun, genel kurula hesap veren organ ile o genel kurulu yönetecek makamı birbirinden ayırmak istemiştir. Bu ayrım, yalnızca biçimsel bir nezaket kuralı değil, genel kurulun bağımsız iradesi bakımından kurumsal bir güvencedir.
Fakat burada ilk çelişkiyle karşılaşırız. Divanın tarafsız olması beklenir; divanı ise salondaki çoğunluk seçer. Üstelik seçim nispi temsile göre yapılmaz. Her görev için en çok oyu alan aday seçildiğinden, salonda örgütlü ve sayısal olarak hâkim olan bir grubun başkanlığı, başkanvekilliğini ve iki üyeliği birden kazanması mümkündür. Böylece genel kurulda çoğunluğu oluşturan grup yalnızca oylamalarda değil, toplantının sevk ve idaresinde de belirleyici bir konuma gelebilir. Hukuki sorun burada başlamaz; fakat demokratik hassasiyet tam burada başlamalıdır.
KANUNDA GRUP YOK, UYGULAMADA VAR
Burada önce bir kavram temizliği yapmak gerekiyor. Avukatlık Kanunu ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği, baro organı seçimlerinde siyasi parti benzeri bir “grup” statüsü kurmaz. Genel kurulun öznesi baro üyesidir; seçimde özne yine aday olan avukattır. Yönetmeliğin 53. maddesi de organlara aday olanların isimlerinin seçim saatine kadar seçim sandık kuruluna “ayrı ayrı veya liste hâlinde” verilebileceğini söyler. Liste hâlinde aday göstermek mümkündür; fakat bu, listenin arkasındaki oluşuma kanuni bir kişilik veya seçim hukukuna özgü bir “grup” sıfatı vermez. Mevzuatta bugün alıştığımız anlamda grup başkan adayı, grup kontenjanı, grup içi ön seçim veya aylar öncesinden adaylık açıklama şeklinde zorunlu bir hukuki aşama yoktur.
Buna rağmen Ankara Barosu’nun seçim pratiği uzun zamandır gruplar üzerinden yürüyor. Bunun kesin başlangıç tarihini eldeki kaynaklarla tek bir güne bağlamak kolay değil; ancak uygulamanın en az 1970’lerin sonlarında belirgin biçimde mevcut olduğunu söylemek mümkün. Ankara Barosu Dergisi’nde yer alan Av. Zeki Gözübüyük’ün anlatısı, 1978-1980 arasındaki baro seçimlerinde “Demokratik Sol Grup” içinde yürütülen çalışmalardan ve Av. Teoman Evren’in seçilmesiyle pekişen bir grup ilişkisinden söz ediyor. Aynı anlatıda 1986 seçimlerinde Av. Muammer Aksoy’un başkan adaylığı ve onun listesi de bu örgütlü seçim pratiğinin devamı olarak karşımıza çıkıyor.
Bu tablo münferit bir hatıra ile sınırlı değil. 2002 yılında Ankara Barosu seçimlerini haberleştiren Bianet, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun başarısını “1970’li yıllardan beri devam eden” bir gelenek içinde değerlendiriyor; aynı seçimde Çağdaş Avukatlar Grubu ve Demokrat Sağ Avukatlar Grubu adaylarının da yarıştığını kaydediyor. 2010 yılına ait bir başka mesleki yayın ise Ankara Barosu avukatlarının Demokratik Sol Avukatlar, Çağdaş Avukatlar ve Baroda Birlik çevresinde üç ana grup hâlinde örgütlendiğini, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun başkan ve kurul adaylarını ön seçimle belirlediğini açıkça anlatıyor. Artık yalnız seçim günü bir araya gelen listelerden değil, adayını kendi içinde belirleyen, süreklilik gösteren ve kendi teamüllerini oluşturan yapılardan söz ediyoruz.
2013 olağanüstü genel kurulunda tablo daha da çoğul hâle gelmişti: Demokratik Sol Avukatlar, Milliyetçi Avukatlar, Devrimci Demokrat Avukatlar, Çağdaş Avukatlar ve Baroda Birlik gruplarının adaylarının yanında bağımsız adaylar da yarıştı. 2024 Ankara Barosu seçim sonuçları ise farklı adlarla örgütlenmiş çok sayıda grubun başkan adayı çıkardığını gösteriyor. 2026 seçim sürecinde Ankara Barosu’nun kendi internet sitesinde aday ilanlarının grup adları altında yayımlanması; Demokratik Sol Avukatlar’ın Haziran 2026’daki ön seçiminde 7.774 avukatın oy kullanması, bu fiilî kurumsallaşmanın bugün ulaştığı ölçeği gösteriyor. Fakat altını çizmek gerekir: Bu, güçlü bir teamül ve örgütlenme gerçeğidir; kanunun yarattığı ayrı bir seçim öznesi değildir.
Grupların doğuşunu anlamak da zor değil. Baro büyüdükçe yalnız bir başkanın değil, yönetim, disiplin ve denetleme kurullarının, ayrıca Türkiye Barolar Birliği delegasyonunun birlikte seçilmesi gerekir. Benzer mesleki ve siyasal görüşlere sahip avukatların ortak program, ortak aday ve ortak liste çevresinde örgütlenmesi bu bakımdan pratik bir ihtiyaçtan doğmuştur. Zamanla bu ihtiyaç seçim geleneğine, seçim geleneği de neredeyse baronun görünmez anayasasına dönüşmüştür. Sorun grupların varlığı değildir. Örgütlenmek, ortak görüş üretmek ve ortak aday çıkarmak meslektaşların doğal demokratik tercihidir. Sorun, fiilî bir seçim aracının genel kurul üyeliğinin önüne geçirilmesidir.
Çünkü kanunun tanıdığı genel kurul, grupların kongresi değildir. Bir avukat herhangi bir gruba mensup olmayabilir; bir gruba yakın olmakla birlikte o gün o grubun görüşüne katılmayabilir; hatta bütün grupların dışında tek başına söz almak isteyebilir. Onun söz hakkının kaynağı bir grubun kendisine ayırdığı konuşma süresi değil, baro üyesi olmasıdır. Seçimin ikinci günü gruplar yarışabilir; fakat genel kurulun ilk günü kürsü, grup başkanlarının ve grup sözcülerinin paylaşacağı bir kota sistemine dönüştürülemez.
Bu ayrım divan bakımından özellikle önemlidir. Kanunun seçim öznesi olarak tanımadığı bir grubu, divan........
