AVUKATIN ÖLÜMÜ
“Esas mesele ne kadar uzun yaşadığın değil, ne kadar iyi yaşadığındır.” Seneca
“Ölümü lanetleme; onu doğanın arzuladığı olgulardan biri olarak kabul et.” Marcus Aurelius
Avukatlık mesleği, insan hayatının en kırılgan eşiklerinde icra edilir. Avukat; suçlama, haksızlık, özgürlük tehdidi, malvarlığı kaybı, aile çözülmesi, itibar yıkımı, ölüm ve ölüm sonrası ihtilaflarla sürekli temas hâlindedir. Buna rağmen avukat çoğu zaman kendi faniliğini mesleki koşturmanın, duruşma telaşının, müvekkil beklentisinin ve dosya baskısının gerisine iter. Stoacı felsefe ise ölümü kaçınılması gereken mutlak bir felaket olarak değil, doğanın olağan düzeni içinde kavranması gereken bir dönüşüm ve ölçü olarak görür. Bu bakış, avukatlık mesleği bakımından yalnızca kişisel bir teselli değil, aynı zamanda mesleki bir disiplin kaynağıdır. Avukatın değeri ne kadar uzun yaşadığıyla, kaç dosya kazandığıyla, ne kadar tanındığıyla veya ne kadar kazanç elde ettiğiyle değil; mesleğini ne kadar vakur, adil, dürüst ve erdemli icra ettiğiyle belirlenir. Bu makale, Stoacı ölüm düşüncesini avukatlık mesleğine uyarlayarak avukatın mesleki faniliğini, zamanla ilişkisini, Ankara Barosu’nun ölüm duyurularını, itibar kaygısını, dava tutkusunu, müvekkil ilişkisini, mesleki mirasını ve ölme tarzını tartışmaktadır.
Giriş: Avukatlar da Ölür
Avukat, başkalarının felaketleriyle çalışan kişidir. Birinin özgürlüğü tehlikededir. Birinin ailesi dağılmıştır. Birinin itibarı, bir iddianamenin diliyle örselenmiştir. Birinin evi yıkılacaktır. Birinin yıllarca biriktirdiği malvarlığı tartışmalıdır. Birinin yakını ölmüş, geriye miras, tazminat, kusur, destekten yoksun kalma, otopsi raporu ve ağır bir sessizlik kalmıştır.
Avukat bütün bu hikâyelerin içine girer. Dosyaları okur. Delilleri toplar. Dilekçeler yazar. Duruşmalara katılır. Müvekkilini sakinleştirmeye çalışır. Hâkimi ikna etmeye, bilirkişinin hatasını göstermeye, tanığın çelişkisini yakalamaya uğraşır. Bir yandan hukuk tekniğiyle çalışır, diğer yandan insan acısının dağınık dilini hukukî dile tercüme eder.
Fakat bütün bu mesleki yoğunluk içinde çoğu zaman unutulan yalın bir hakikat vardır: Avukat da ölümlüdür. Bu cümle ilk bakışta sıradan görünebilir. Oysa mesleğin en derin yanılsamalarından biri, avukatın başkalarının hayat krizleri içinde kendi sonluluğunu unutmasıdır. Avukat, başkasının davasını takip ederken kendi hayatının davasını ihmal edebilir. Başkasının hakkını savunurken kendi ruhunun yorgunluğunu görmezden gelebilir. Başkasının kaybını hukukî kavramlarla anlatırken kendi kayıplarını susturabilir.
Stoacı felsefe burada avukata sert ama arındırıcı bir soru sorar: Madem öleceksin, bugün nasıl bir avukat olmalısın? Bu soru, ölüm korkusunu büyütmek için değil; mesleki hayatı sadeleştirmek, arındırmak ve asli olana döndürmek için sorulur. Çünkü ölüm, Stoacı bakışta hayatı karartan bir gölge değil; hayatı ciddileştiren bir ölçüdür.
I. Ölümden Korkmamak: Avukatın İlk İç Sınavı
Stoacı düşüncede ölümden korkmamak, insanın karakter kazanımlarından biridir. Ölüm, kapıyı çaldığında insanın ne kadar felsefe okuduğu, ne kadar güzel konuştuğu, ne kadar vecize bildiği değil; ruhunun ne kadar hazır olduğu ortaya çıkar. Seneca, ölüm karşısında insanın son tavrını bir karakter sınavı olarak görür. Ona göre mesele yalnızca yaşamak değil, yaşamı nasıl tamamladığımızdır. “Hayat bir oyun gibidir; esas mesele ne kadar uzun sürdüğü değil, ne kadar iyi oynandığıdır” derken, insanın ömrünü nicelikle değil nitelikle düşünmemiz gerektiğini hatırlatır. Bu cümle avukatlık mesleğine doğrudan uygulanabilir. Avukatlıkta da mesele yalnızca meslek hayatının kaç yıl sürdüğü değildir. Kaç dosyaya bakıldığı, kaç duruşmaya girildiği, kaç büro açıldığı, kaç müvekkil edinildiği veya kaç davanın kazanıldığı da nihai ölçü değildir. Bunların her biri önemlidir; fakat hiçbiri kendi başına avukatın mesleki değerini belirlemez.
Asıl mesele şudur: Avukat, mesleğini nasıl icra etti? Dilekçesini özenle mi yazdı? Müvekkiline hakikati söyledi mi? Haksızlık karşısında sesini yükseltti mi? Kazandığında ölçüsünü korudu mu? Kaybettiğinde karakterini kaybetmedi mi? Karşı vekile, mahkemeye, tanığa, stajyerine ve kendi emeğine karşı nasıl davrandı?
Stoacı bakış, avukatın ölümünü biyolojik bir son olmaktan çıkarıp mesleki hayatın bütününe yayılan bir karakter sınavı hâline getirir. Avukat bir gün ölecektir; fakat asıl soru o güne kadar nasıl yaşadığı, nasıl savunduğu, nasıl itiraz ettiği, nasıl sustuğu ve nasıl konuştuğudur.
Ölüm korkusu, avukatı iki uçtan birine savurabilir. Birinci uç, hayatı gereğinden fazla ciddiye almaktır. Her dosya ölüm kalım meselesi olur. Her ret kararı kişisel yıkım sayılır. Her müvekkil eleştirisi avukatın benliğine saplanan bir bıçak gibi yaşanır. Her mesleki rekabet varoluş savaşı hâline gelir. İkinci uç ise hayatı gereğinden az ciddiye almaktır. “Nasıl olsa her şey geçici” diyerek özensizliğe, umursamazlığa, mesleki gevşekliğe ve sıradanlığa sığınmak mümkündür. Stoacı avukat bu iki uca da düşmez. Ölümün varlığını bilir; fakat bu bilgi onu ne paniğe ne de kayıtsızlığa sürükler. Tam tersine ona ölçü kazandırır.
II. Süre mi, Nitelik mi?
Stoacı ölüm düşüncesinin merkezinde şu ayrım vardır: Hayatın değeri süresiyle değil, niteliğiyle ölçülür. Seneca’nın şu sözü, bu ayrımı bütün çıplaklığıyla gösterir: “İnsanlar ne kadar şerefli yaşadıklarını değil, ne kadar uzun yaşadıklarını önemsiyor.” Bu söz, avukatlık mesleğinin kalbine yerleştirilebilir. Çünkü avukatlıkta da benzer bir yanılgı vardır. Mesleki hayat bazen niceliklerle ölçülür: kaç yıllık avukat olduğu, kaç dosya aldığı, kaç davayı kazandığı, kaç kişiyi tanıdığı, ne kadar para kazandığı, ne kadar görünür olduğu…
Fakat avukatlığın asıl değeri nicelikte değil niteliktedir. Uzun yıllar avukatlık yapmış olmak, tek başına iyi avukatlık anlamına gelmez. Çok sayıda dosyaya bakmak, dosyaların hakkını vermek demek değildir. Çok konuşmak, iyi savunmak değildir. Çok kazanmak, adil olmak değildir. Çok tanınmak, güvenilir olmak değildir. Bir avukatın mesleki ömrü kısa olabilir; fakat o kısa ömürde bıraktığı iz derin olabilir.
Bir duruşmada haksız bir uygulamaya karşı ölçülü ama kararlı bir itiraz, yıllarca süren sıradan bir meslek hayatından daha büyük anlam taşıyabilir. Bir müvekkile söylenmiş zor ama dürüst bir söz, yüzlerce kolay teselliden daha değerlidir. Bir stajyere gösterilmiş mesleki özen, avukatın ölümünden sonra bile yaşamaya devam edebilir.
Avukatın mesleki hayatı da bir yolculuktur. Fakat bu yolculuğun tamamlanmış sayılması, mutlaka uzun sürmesine bağlı değildir. Şerefle yürünmüş bir yol, nerede kesilirse kesilsin eksik değildir. Bu nedenle Stoacı avukat için temel soru şudur: Daha uzun bir meslek hayatı mı, daha iyi bir meslek hayatı mı?
Elbette insan uzun ve iyi bir meslek hayatı ister. Bunda yanlış bir şey yoktur. Fakat ikisi arasında seçim yapılması gerektiğinde Stoacı cevap nettir: İyi yaşamak, uzun yaşamaktan üstündür. Avukatlık bakımından bu şu anlama gelir: İyi savunmak, çok savunmaktan üstündür. Dürüst kazanmak, çok kazanmaktan üstündür. Vakur kaybetmek, hileyle kazanmaktan üstündür. Mesleki karakter, mesleki süreden üstündür.
III. Zamanın Ölümü: Avukatın En Değerli Sermayesi
Stoacı felsefede ölüm düşüncesi, yalnızca hayatın sonunu hatırlatmaz; zamanın değerini de görünür kılar. Çünkü insan çoğu zaman ölümün geleceğini bilir, fakat zamanının tükenmekte olduğunu bilerek yaşamaz. Ölüm uzakta sanılır; oysa zaman her gün eksilir. Seneca’nın Yaşamın Kısalığı Üzerine adlı metnindeki temel fikir burada belirleyicidir: Hayatın kısa olmasından çok, hayatı boşa harcamamız sorunludur. İnsan malını, parasını, eşyasını korumakta dikkatli davranır; fakat en değerli varlığı olan zamanını çoğu zaman ölçüsüzce dağıtır. Seneca’nın meşhur uyarısı bu nedenle serttir:
“Hayat kısa değildir; onu kısa yapan biziz.” Bu cümle, avukatlık mesleğinin gündelik pratiğine neredeyse doğrudan temas eder. Avukatın zamanı sürekli başkaları tarafından talep edilir. Müvekkil arar. Mahkeme bekletir. Duruşma saati sarkar. Karşı taraf süre ister. Bilirkişi raporu gecikir. İcra dosyası takip ister. Büroya gelen kişi yalnızca “beş dakika” ister ama o beş dakika çoğu zaman mesleki günün merkezine yerleşir.
Avukat, başkalarının acelesiyle kendi zamanını tüketmeye yatkın bir meslek mensubudur. Bu nedenle avukatın ölümü üzerine düşünmek, aynı zamanda avukatın zamanı üzerine düşünmektir. Çünkü ölüm, yalnızca hayatı bitirmez; ertelenmiş bütün iyi niyetleri de bitirir. Yazılmamış dilekçe, kurulmamış savunma, söylenmemiş dürüst söz, yetiştirilmemiş stajyer, okunmamış kitap, ihmal edilmiş aile, ertelenmiş iç huzur… Hepsi zamanın yanlış kullanımıyla ilgilidir.
Avukat çoğu zaman “sonra” diyerek yaşar. Sonra dinlenirim. Sonra okurum. Sonra yazarım. Sonra stajyerle ilgilenirim. Sonra aileme zaman ayırırım. Sonra kendi ruhuma dönerim. Fakat Stoacı bakış, bu “sonra” kelimesine kuşkuyla yaklaşır. Çünkü insanın ne kadar zamanı kaldığı bilinmez. Bugün son gün olmayabilir; ama son gün olmadığı da garanti değildir. Bu belirsizlik, paniğe kapılmak için değil; günü daha bilinçli yaşamak için vardır.
Epiktetos’un hayatı bir armağan gibi görmesi bu noktada önemlidir. Ona göre yaşam bizim mülkümüz değil, bize verilmiş ve bir gün geri istenecek bir emanettir. Bu nedenle sevdiğimiz bir şeyi kaybettiğimizde “kaybettim” demektense “geri verdim” demek daha doğru bir iç tutumdur. Bu fikir avukatlık mesleği bakımından da derindir. Cübbe bize verilmiştir; bir gün geri verilecektir.Büro bize verilmiştir; bir gün geride kalacaktır. Dosyalar bize emanet edilmiştir; bir gün elimizden çıkacaktır. Müvekkiller bize güvenmiştir; ama onların hayatı bizim mülkümüz değildir. Zaman bize verilmiştir; fakat sınırsız değildir.
Avukatın mesleki olgunluğu, bu emanet fikrini kavradığında başlar. Zamanı yalnızca gelir üretilecek bir alan olarak görmek, mesleği daraltır. Zaman yalnızca duruşma, takip, görüşme, dilekçe ve tahsilat arasında parçalandığında avukat kendi hayatının merkezinden uzaklaşır. Oysa Stoacı avukat için zaman, karakterin işlendiği yerdir.
Bir günün nasıl geçirildiği, bir ömrün nasıl geçirileceğine dair ipucu verir. Duruşma beklerken gösterilen sabır. Müvekkili dinlerken gösterilen dikkat. Dilekçe yazarken gösterilen özen. Stajyere ayrılan vakit. Meslektaşa gösterilen nezaket. Kendi zihnine ayrılan sessizlik. Bunların hepsi zamanın ahlaki kullanımıdır. Stoacı felsefe, avukata zamanı uzatmayı değil, zamanı derinleştirmeyi öğretir. Çünkü avukatın mesleki değeri yalnızca kaç yıl çalıştığıyla değil, zamanını nasıl kullandığıyla ölçülür.
Çok uzun bir meslek hayatı; dedikodu, hırs, gösteriş, telaş, sonuç bağımlılığı ve gereksiz mücadelelerle tüketilmişse, içten içe kısa kalmış bir hayattır. Buna karşılık daha sade, daha dikkatli, daha vakur ve daha adil yaşanmış bir meslek hayatı, kısa sürse bile tamamlanmış bir hayat duygusu verebilir. Bu nedenle avukat için ölüm düşüncesi, yalnızca “bir gün öleceğim” demek değildir. Daha çok şudur: Bugün bana verilen zamanı neye harcıyorum? Bu soru, her avukatın zaman zaman kendi bürosunda, duruşma salonu kapısında, baronun ölüm mesajını okuduğu anda........
