menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ramazan Aynasında İnsan: Yalanlar ve Hak Edilmeyen Sevgiler

9 0
11.03.2026

“Ramazan, insanı sadece açlıkla değil; yalanlardan arınmak ve değeri bilinmeyen sevgilerin muhasebesini yapmakla da terbiye eder.”

Ramazan ayı, sadece bedenin belirli saatler aralığında açlıkla terbiye edildiği bir zaman dilimi değil, aynı zamanda ruhun aynaya bakıp üzerindeki tozları sildiği muazzam bir arınma mevsimidir. Bu mübarek günlerde tutulan oruç, dilden kötü sözün, kalpten yalanın ve niyetten samimiyetsizliğin uzaklaştırılmasıyla kemale erer. Modern insanın en büyük ruhsal çıkmazlarından biri olan “yalan” ve “hak edilmeyen sevgiye duyulan hayıflanma” meselelerini, Ramazan’ın getirdiği o vakur dürüstlük penceresinden, daha derin bir hassasiyetle incelemek gerekir.

İnsanın Kendi Yalanına Hapsolması:

Hakikatten Kaçış ve Maskeler İnsan neden yalan söyler?

Bu sorunun cevabı, insan psikolojisinin en karanlık dehlizlerinde saklıdır. Bazen bir ayıbı örtmek, bazen küçük bir çıkar sağlamak, bazen de sadece olduğu kişiden daha farklı, daha “ideal” görünme arzusuyla söylenir yalanlar. Ancak yalanın en tehlikeli boyutu, insanın söylediği yalana önce kendisinin inanmasıdır. Bu bir nevi “psikolojik körlük” ve kendi eliyle ördüğü bir hapishanedir. Kişi, zihninde yarattığı o sahte dünyayı o kadar benimser ki, çevresindekilere bunu anlatırken sesindeki titreme geçer, bakışlarındaki tereddüt kaybolur. Kendi uydurduğu hikâyenin başrolü haline gelir.

Bazı insanlar ise söyledikleri yalanın farkında bile değildir ya da o anın baskısıyla söylediklerini bir süre sonra hafızalarından silerler. “Hayır, ben öyle bir şey demedim, öyle bir söz ağzımdan çıkmadı” diyerek aslında kendi vicdanlarını susturmaya çalışırlar. Oysa hakikat, güneş gibidir; balçıkla sıvanmaz ve eninde sonunda bir çatlak bulup dışarı sızar. Yalan söyleyen insanın beden dili, ruhunun verdiği bu savaşı ele verir. Karşısındakiyle konuşurken istemsizce burnunu kaşıması, göz kontağından kaçıp havaya ya da yere bakması, aslında ruhun o ağır yalan yükünü taşımakta ne kadar zorlandığının fiziksel bir dışavurumudur. Ramazan ise bizlere her şeyden önce “dosdoğru olmayı” öğütler. İftar sofrasında ekmeğimizi bölüşürken, dilimizdeki yalanı ve zihnimizdeki aldatmacayı o sofranın dışında bırakmak, orucun asıl ruhuna ve “El-Emin” (emanete hıyanet etmeyen ve sadık kişi”) olarak sıfatına hizmet eder.

Patolojik Yalancılık: (Kronik ve alışkanlık halinde yalan söyleyen)

Yalanı bir yaşam biçimi haline getirenler için dürüstlük, korkutucu bir çıplaklıktır. Bu kişiler için yalan, bir savunma mekanizmasından ziyade bir saldırı aracıdır.

Söylediği yalanın farkında olmayan ya da hatırlamayan profiller, aslında kendi yarattıkları o illüzyonun içinde kaybolmuşlardır.

Bir insanın dün söylediği “ak” dediğine bugün “kara” demesi ve bunu büyük bir özgüvenle savunması, muhatabına yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Çünkü bu, karşısındaki insanın zekâsına ve anılarına saldırıdır. Gazete sayfalarında sıkça gördüğümüz güven bunalımlarının temelinde işte bu “hatırlanmayan yalanlar” yatar. Ramazan, bu hafıza oyunlarına ve dil cambazlıklarına karşı kalbi mühürlemeyi, “ya hayır söylemeyi ya da susmayı” öğütler.

Sevginin Saygıyla İmtihanı: Sevgiyi Hak Etmeyenler:

Hayatta en kıymetli hazine, bir insanın bir diğerine beslediği saf ve çıkarsız sevgidir. Sevgi, doğası gereği her zaman karşılık bulmak zorunda değildir; insan birini uzaktan da sevebilir, sessizce dualarına katabilir. Ancak burada asıl mesele, sevginin karşılık bulmamasından ziyade “saygı” eşiğinin aşılmasıdır. Bir insan sizi sevmeyebilir, duygularınıza aynı yoğunlukta karşılık vermeyebilir; bu kalbi bir tercihtir ve buna zorlama yapılamaz. Fakat sizin ona sunduğunuz o temiz duyguya, o emeğe ve vakte saygısızlık yapması, sevgiyi bir alay konusu veya bir ego tatmini haline getirmesi kabul edilemez bir ruh halidir.

Günümüzde, kendisine sunulan sevgiyi bir lütuf değil de bir “kazanılmış hak” gibi gören, karşısındakinin nezaketini zafiyet sayıp ona hoyratça davranan insanlar maalesef çoğaldı. Bir insan birini sevebilir, bunu belli de edebilir; ancak karşı tarafın bu sevgiye karşı takındığı kaba tavır, aslında o kişinin kendi karakterinin bir aynasıdır. İnsan bazen geri çekilip baktığında, “Ben bu kişiye nasıl böyle bir değer vermişim, nasıl bir sevgi beslemişim?” diye hayıflanır. Kendi kendine kızar, vaktine ve duygusuna acır. İşte bu noktada, sevginin de bir nasip ve bir terazi işi olduğunu anlarız.

Sevmeyi bilmeyene yürek sunmak, çorak toprağa en nadide tohumları ekip yeşermesini beklemek gibidir.

Karşılıksız Sevgiye Yapılan Haksızlık:

En büyük haksızlık, birinin size sunduğu samimi bir kalbi “yedek kulübesinde” bekletmek ya da o sevgiyi kendi kibrinizi beslemek için kullanmaktır. Size bir sevgi belli edilmişse, buna mukabele edemiyorsanız bile o duygunun kutsiyetine saygı duymalısınız. Saygısızlık yapılan her sevgi, sahibinin kalbinde bir yara bırakırken, yapana da ağır bir vebal yükler. İnsanların çoğu artık sevmekten korkuyor, çünkü sevgisine layık olmayanların çıkardığı fırtınalarda yoruldular. “Ben artık kimseye güvenmem” cümlesinin arkasında, aslında o hak edilmeyen sevgilere yapılan saygısızlıklar yatmaktadır.

Ramazan ayı, işte tam da bu yorulmuş, hırpalanmış ve hayal kırıklığına uğramış gönüller için ilahi bir şifa durağıdır. Sabırla beklenen iftar vakti gibi, hayatın zorluklarına karşı da sabrı öğretir. Bu ayda yapılan dualar ve tutulan oruçlar bizlere şu temel hakikatleri hatırlatır:

Dürüstlük En Büyük Hafifliktir:

Kendine ve başkasına yalan söylemeyi bırakan insan, omuzlarındaki en büyük yükten kurtulur. Ramazan’ın bereketi, dildeki yalanı silip yerine sadakati koyabilmektedir.

Sevgi Emeğe ve Kıymet Bilene Muhtaçtır:

Sevgisini hak etmeyen, kıymetini bilmeyen yerlerde zayi eden gönül, Ramazan’ın manevi havasında asıl sevgiyi bulur. İnsanların saygısızlığına üzülmek yerine, karşılıksız sevmenin yüceliğini kavrar.

İnsan Sarraflığı ve Kalp Gözü:

Orucun getirdiği o berrak zihin ve ruh hali, bize sahteyle gerçeği, samimiyetle gösterişi ayırt etme gücü verir. Yalan söylerken havaya bakan gözle, hakikatle parlayan gözü ayırma vaktidir.

Yalanın hüküm sürdüğü, vefanın bir semt adı olarak kaldığı ve sevginin hoyratça harcandığı bir çağın içinden geçiyoruz. Ancak Ramazan’ın gelişiyle birlikte durup bir nefes almalı ve düşünmeliyiz. Söylediğimiz yalanlarla aslında kimi kandırıyoruz? Hak etmeyenlere verdiğimiz o devasa değerle kendi ruhumuzu mu hırpalıyoruz?

Gelin, bu Ramazan’da sadece midemize değil, dilimizdeki yalanlara, zihnimizdeki kuruntulara ve bizi tüketen yanlış sevdalarımıza da “oruç” tutturalım. Dilimiz doğruluğun tadına varsın, kalbimiz ise sadece kıymet bilen, saygı duyan ruhlara kapılarını açsın.

Unutmayalım ki; doğruluk insanı her zaman selamete çıkarır. Sevgi ise ancak saygıyla harmanlandığında, insanın dünyadaki en güzel huzuru haline gelir.


© Hedef Halk