menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Paris'te Jöntürkler, Stockholm'de Jönkürtler

163 0
31.05.2026

Yüz yıl arayla Avrupa’ya (Jöntürkler Paris’e, Jönkürtler Stockholm’e) giden genç Türkiyeli münevverlerin buralara gidiş sebepleri; ülke dışında bir muhalefet örgütleyip, büyüyen muhalefetle birlikte gelip memleket idaresine el koymak değildi.

Her iki grup da Avrupa’ya canlarını kurtarmak için gitti.

İki grubun hikâyesi de bir kaçış hikâyesidir.

Jöntürkler o zamana kadar muhalefet görmemiş padişahın hışmından; Jönkürtler de, devlet yönetimine defalarca el koymuş olan askeri yönetimin zulmünden kaçtılar.

Jöntürkler’in işi nispeten kolaydı; asıl yapmak istedikleri şey olan “yayın yoluyla padişahı meşrutiyete zorlamak”… Bunun için de çok çabuk bir “sponsor” buldular. Jönkürtler ise onlar kadar şanslı değildi. Gittikleri yerde kendileri gibi aynı davayı sürdüren bir takım zengin destekçilerden mahrumdular ve İsveç devletinin desteğine ihtiyaçları vardı.

Jöntürkler, Namık Kemal aracılığıyla o günden bugüne dolaşıma girdikçe memleket insanının içinde bir sızı bırakan “vatan” kavramını Türkçeye soktular. Jönkürtler ise Kürtçe dil çalışmalarının yanı sıra sürgünde biçimlenen modern Kürt edebiyatını yarattılar.

Jöntürkler Avrupa’da uzun yıllar kalmayıp memlekete çabuk döndüler. Jönkürtlerin bazıları ise aradan yarım asra yakın bir zaman geçtiği halde memlekete bir daha dönmedi veya dönemediler.

Bu yazının fikri şubat ayında; nemli bir rüzgârın teni bir bıçak gibi kestiği, gün ışığının erkenden şehri terk ederek yerini derin bir kış masalıyla hemhal bir zulmete bıraktığı geç bir akşam vakti, Stockholm’ün nezih semtlerinden Södermalm’daki bir mekândan içeri girince düştü aklıma.

Doksanlı yılların ortalarında, bu lokal ilk açıldığı yıllarda Mehmed Uzun ve Mahmut Baksi’yle gelmiştim buraya. O zamanlar lokalde yemek de pişiyordu. En meşhur memleket yemeklerinden karnıyarık, pilav ve cacıktan oluşan öğünü çuha kaplı masada yerken, rahmetli Mahmut Baksi anlatmıştı:

Lokali, 12 Eylül’den sonra kaçarak buraya sığınmış, “Hacı” kod namıyla anılan, Bitlisli bir lise öğretmeni açmıştı. Müşterilerinin bir kısmı da kendisiyle birlikte kaçmış olan öğrencileriydi. Pek çok arkadaşının yanı sıra, hoca ile talebeleri burada buluşmuş, memleket kahvelerinin havasını taşıyan, oralardaki gibi içinde okey, tavla, nezere/hoşgin veya pinikêr de denilen bir kâğıt oyunu oynanan, karnı acıkanlar için her gün bir memleket yemeğinin piştiği bu mekânı hizmete sokmuşlardı.

On seneyi aşkın süreden beri sürgün olarak bu şehirde bulunan, bazıları örgütsel mücadeleyi bırakmış, bazıları kendini yazı çizi işine vermiş, bazıları taksi veya otobüs şoförlüğü yaparak, bazıları pizzacı dükkânı işleterek geçimini sağlayan siyasi sürgünlerin bir kısmı özellikle geceleri, hem yorgunluk atmak, hem dostlarla yarenlik etmek, hem “son siyasal gelişmeleri” tartışmak, hem de kâğıt oynamak için burada toplanmaya başlamışlar. Bu “kâğıt oynama” işini o kadar ileri vardırmışlar ki içlerinden yazar Mustafa Aydoğan tutamamış kendini, “Kaxez” (Kâğıt) adını verdiği, oynadıkları oyunun felsefesini yapan kalın bir kitap bile yazmıştı.

Yıllar sonra ikinci defa aynı lokale girdiğimde, mekânda sahibi dışında pek de bir şeyin değişmediğini fark ettim. Sadece müşterilerinin yaşları bir hayli ilerlemişti, o kadar. Çoğunu tanıyordum. İçlerine bazıları yeniyetmelik zamanlarımda, henüz ortaokuldayken çelik çomak oynamak yerine devrimcilik oynamaya kalkıştığım o muhteşem çağlarımdan biliyordum. Görmediklerimin namını duymuş, hepsi benim için birer efsane devrimciydi. Bıyıklarım terlememişti ama onların gür, dudaklarının üstüne inen, çoğunun çekiştire çekiştire yolmaktan beter ettikleri bıyıkları, omuzlarına inen uzun saçları, kulak memelerinin altında kestikleri favorileri, İspanyol paça pantolonları, beli saran geniş yakalı dar gömlekleri, tokalı geniş kemerleri, hâki renkte içi kürklü, kapişonlu parkaları, askerlerinkine benzeyen potinleri vardı. Özeniyordum onlara. Büyüyünce onlardan benim de olacaktı.

Ben büyümeden, onlar gitti. O “teçhizat” da içimde uhde kaldı.

Namını duyduğum ama karşılaşmadığım çoğuyla burada karşılaştım yıllar sonra.

Hâlâ örgütlü mücadele sürdüren, bu lokale gelenleri “mücadele kaçkını” olarak gören muarızlarının “kahvehane”, kendilerinin “kulüp” dediği lokale girer girmez fark ettiğim tek değişiklik, duvarı kaplayan, yan yana asılmış çerçeveli birtakım resimlerdi. Oturduğum masada baktım resimlere, “Bunlar kimin resimleri?” diye sormamı beklemeden, merakla onlara baktığımı gören arkadaşım Rıza Polat, “Ölen arkadaşlarımızın resimleri,” dedi kederle.

Biraz daha dikkatli baktım resimlere. Duvardaki o gözlerin ağırlığı çöktü üzerime bir anda. Demek zaman en çok insanı eksiltiyordu. Orada asılı her yüz, Türkiye’nin bir döneminin, yarım kalmış gençliklerin, hiç bitmeyen bekleyişlerin, hasretlerin, kederin hikâyesiydi. O duvar, sadece bir beton parçası değil; birer cenaze olarak geri dönenlerin, içlerinden geri dönemeyenlerin, memleket hasretiyle yapayalnız ve sessizce ölenlerin anıtına dönüştü bir anda karşımda.

Bir yumru gelip oturdu boğazıma…

Türkiye’de, modernleşme arayışının başladığı iki yüz yıldan bugüne etkili olmuş, siyaseti bulandırmış, büyük dertlere yol açmış, çoğu felaketlere sebep olmuş “gizli teşkilatların”hemen hemen hepsi “açık havada” kurulmuştur.

İttihat Terakki Cemiyeti, “İttihad-ı Osmani” adıyla İstanbul Sarayburnu’nda bulunan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin bahçesinin gözden uzak bir köşesinde; aynı teşkilatın Selanik şubesi, şehirdeki Beşçınar adı verilen bir kır........

© Habertürk