Nur içinde mi yatsın, yoksa ışıklar içinde mi uyusun?
Geçen hafta vefat eden; Batı tarzı müzikalleri Türkiye’ye getiren, aralarında Erol Günaydın, Altan Erbulak, Metin-Nisa Serezli, Erol Keskin, İzzet Günay, Genco Erkal, Metin Akpınar, Zeki Alasya’nın da bulunduğu birçok oyuncunun yetişmesinde emeği olan, “sahnenin beyefendisi” olarak anılan, Türk tiyatrosunun “hafızası”, çokça da “neşesi” vasfıyla matuf Haldun Dormen’in cenaze töreni sırasında bir kez daha şahit olduk hep birlikte; sahneye çıkan her arkadaşı, sanatçı dostu, önce beylik bir cümleyle başladı konuşmasına, konuşmanın sonunda da en teatral tavrını takınarak, kederli bir tona büründürdüğü dublaj sesinin salonda yankılanacağından emin bir edayla sözlerini “ışıklar içinde uyusun” temennisiyle bitirdi.
Çok uzun bir süreden beri bu böyle. Tamam, her sanatçıdan, ölen arkadaşının arkasından Dostoyevski’nin Puşkin’in anıtının açılışında yaptığı konuşmaya veya Aziz Nesin’in Kemal Tahir’in mezarı başında yaptığına benzer bir konuşma yapmasını beklemek doğru değil; zira Dostoyevski ayarında bir sanatçı olmak için bir fırında önce çırak olarak işe başlayıp o fırının sahibi oluncaya kadar orada yapılan bütün ekmekleri yemek; Aziz Nesin’in konuşmasına benzer bir konuşma yapmak için de Kemal Tahir’le tabutluk adı verilen hücrede 60-70 gün boyunca, yer olmadığı için nöbetleşe uymak gerekiyor biliyorum ama o törenlerde yaptıkları o konuşmaların sonunda sarf ettikleri o cümlenin anlamını bilip bilmediklerini; o çok şey bilen, hemen hemen her meselede bize ders vermeye çalışan, kendilerini “topluma örnek olacak insan” olarak lanse eden o laik, çağdaş, modern, ilerici sanatçılardan sormak da hakkımız olsa gerek.
Sahi, ne demek “ışıklar içinde uyusun?”
İnsan ışıklar içinde kolay kolay uyuyamaz. En zor yatılan uyku, geceleri ışıkların sönmediği hastane odalarıdır mesela. Uyumakta zorlanır insan ilk günde, birkaç gün kalacaksa zamanla alışır. Işıkların sönmediği yerlerde yatmak zorunda kalanlar genellikle göz bandı kullanır. Uyuyacaksan eğer mutlaka ortamın zulmet olması gerekir. Işık gözü rahatsız eder çünkü. Hele mezarda hiç tavsiye etmem. Kapkaranlık bir mezarda, biraz sonra seni ziyaret edecek olan yılanları, akrepleri, çıyanları, bedeninden parçalar koparacak, içinde yuva yapacak solucanları o ışıklar içinde kim görmek ister. Hem mezarda ışık nasıl olur ki? Şimdiye kadar, içini aydınlatsın diye hiç kimse bir yakınının mezarına elektrik kablosu döşemiş değil.
Sahi, ölen birisi ışıklar içinde nasıl uyuyacak?
Işıkla ilgili, bütün zamanların en meşhur ve en anlamlı sözü, büyük Goethe’ye aittir. Almanca olarak sarf edilmiş söz, “Mehr Licht” tir. Türkçeye “Biraz daha ışık” olarak çevrilmiş. Söylediği 1832 yılından bugüne girmediği hane kalmamış, pelesenk olduğu dil bırakmamış, birçok şiire konu olmuş, birçok romancıya ilham vermiş, Mehmed Uzun’un “Kader Kuyusu” romanında olduğu gibi birçok romana da epigraf olmuş.
Derler ki, büyük Goethe son demlerini yaşıyor, ölüm döşeğinde can çekişiyordu. Karanlıktan nefret eden biridir Goethe, biliyoruz. Hem mecazi hem de hakiki anlamda aydınlığa tutkundur. Hep onun peşinden koşmuş o güne kadar. İki kelimeden oluşan tarihin........
