Gazoz!
Gazoz deyince benim aklıma; tavanı gökyüzü olan bir yazlık sinema gelir. Bir yıldız kayar semada, dilek mi tutsam filme mi ağlasam, seyirci kararsız kalır. Beleş film seyre çıkmış bir çocuk düşer ağaçtan; bıçak değer, bir karpuz yarılır balkonda; bir renkli ampul söner asılı olduğu duvarda; geceye serinlik düşer, sinemadan yükselen masalsı hale, şehrin üstünü perde perde yayılır.
İlle de yaz gecesidir. Karpuz sergisinde gürültülü bir lüküs yanar. “Senin annen bir melekti yavrum,” repliğinin döktürdüğü gözyaşı, o zamana kadar serinlik vermiş olan eldeki boş gazoz şişesinin üstüne usulcacık düşer.
Gazoz deyince benim aklıma zamanın kırılan mührü gelir, serbest kalır her şey. Şimdiki zamandan kopan insan gelir. Gizli bir hatıranın içinde kaybolmak gelir. Bir bekleyiş gelir. Bir duvar dibinde, bir bakkal önünde, bir kır kahvesinde tahta bir masada oturan insan gelir. Nerede olduğunu hatırlaması gelir insanın, bir düşten uyanmak gelir, bir düşün içinde kaybolmak gelir. İçilen gazoz bitince yaz bitmez ama yaza dair yarım kalmış bir cümle tamamlanır, tahta masada kalan boş şişenin içine bir hatıra hissettirmeden girip saklanır.
Gazoz deyince benim aklıma Turgut Uyar’ın “Edirnekapı Üstüne Şiir”indeki “Vaiz sokağı” gelir, “köşe başında duran güzel kız” gelir, ona uzaktan bakan delikanlı gelir. Köşedeki bakkal gelir, önüne koyduğu soğutucu gelir, soğutucunun içindeki renk renk şişeler gelir, o kızın renkli hayalleri gelir, delikanlının ürkek bakışları gelir. O şiirdeki “iki oda bir sofa”, “Kapıda at nalından, sarımsaktan bir nazarlık/Önümüzde kaleler, arkasında mezarlık” o ev gelir. “Vaiz sokağındaki” o eve benzer “ferah, aydınlık” bir evin düşünü kuran, “bir radyo alıp”, “saçağında kırlangıçların yuva yaptığı, “yakın sinema bahçesinden” seslerin geldiği o eve yerleşmek isteyen, akşamları pencereye geçip, “boy boy sardunyalar, fesleğenler/ Boy boy bulutlar” seyretmek isteyen o küçük adam gelir.
Gazoz deyince benim aklıma dünyalar dolusu mutluluktan küçücük bir parça nasiplenip onu dünyanın bütün mutluluğu sanan Sait Faik’in gönlü geniş kahramanları gelir, “Bir gazoz söyledik, sustuk,” diyen nefsi tok balıkçılar gelir, kahvenin önünden geçen okulu kırmış cıvıl cıvıl bir çocuk gelir, o çocuğun gözündeki ışıltı gelir. Orhan Kemal’in yoksullukla çevrili küçücük dünyalarında, o kesif yoksulluğun içinde bir nebze soluklanmak gelir, işçi çocuklarının hep mahrum kaldıkları, hep özlem duydukları gazozu içince, içlerinde patlayan yüzbinlerce baloncuk gelir. Muzaffer İzgü’nün hikayelerindeki fakir çocuklar gelir, elindeki balon kaçıp Allah’a doğru yükselirken, ağlamasın diye babasının eline tutuşturduğu teselli mahiyetindeki beyaz şişe gelir. Mustafa Kutlu’nun hikayelerindeki hayatlarından razı insanların, kanaatkâr hayatlarının sessiz neşesi gelir,........
