Dönüşüm veya Cevat Şakir nasıl Halikarnas Balıkçısı oldu?
Bazen; “bir gün bir kitap okursun, bütün hayatın değişir.”
Bazen bir yerden bir yere gidersin bambaşka bir insan olursun.
Birine rastlarsın bazen, o insan seni alır yoğurur; bir süre sonra senin de tahmin etmediğin başka bir insan haline gelirsin.
Eskiden, dedemin zamanında yani, çoğu insan, “başka bir insan olmak” için hacca giderdi. Çok uzak bir yerdi Hicaz. Otobüsler kalkmıyordu oraya, uçağın adını duyan yoktu henüz. Eğer Hicaz’a gidip hacı olacaksa biri, ona giden yolun meşakkatine katlanmak zorundaydı. O yolculuk ne kadar zahmetli olursa sevabı o kadar artacak, tövbe etmek için katlandığı zahmet ölünceye kadar onu terk etmeyecek, başka bir insan olmak için katlandığı cefa aklına geldikçe, tekrar bariz bir günah işleyip bütün o zahmeti berhava etmemeye özen gösterirdi.
Hacıları biz, kafalarına sardıkları yeşil sarıklardan tanırdık. O sarık sarmışsa eğer tonton bir ihtiyarın başını, bilinirdi ki o artık “başka bir insan”dır. Ona göre muamele yapılır, ona göre ilişki kurulurdu. Seçimi kendileri yapmışlardı; doğduğum köyden yola çıkmış, üç ay süren bir yürüyüşle Mekke’ye varmışlardı. Ekmek kıt, çöl sıcak, su her yerde yok…Her şeyin çok uzağında, menzilin yakındaydılar. Yumurta kumlara gömülerek pişirilir, bazen tek bir yumurtayla yetinerek yol alırlardı. Varıp Hacerülesved'i tavaf ettiysen, yüz sürdüysen eğer o mukaddes taşa, o andan sonra dünyevi her nimetten uzaklaşmışsın demekti. Bundan sonraki hayatın kıt kanaat geçecek, o zahmetli yolculuğun sonucunda ulaştığın yeni merhaleye hep hürmet göstereceksin.
İsminin önüne “hacı” diye bir sıfat eklenmiş; artık o eski insan değildin.
Bazen inen ani bir darbe bizi başka bir insan yapar. Bir saksı düşer kafana mesela, bir ağaç devrilir ormanda, altında kalır insan; kafa üstü düşer beynin sarsılır, artık o eski insan değilsin.
Bazen bir korsan eylemde bir polis copu iner kafana, bayılırsın. Uyandığında eyleme giden insan alıp başını uzaklara gitmiştir.
Böyle bir arkadaşım var benim. Ta mektep yıllarından tanırım. İnce, sıska, gözlüklü, derin bakan bir çocuktu. En munis olanımızdı. Öfkesi saklıydı, sevgisi aleni… Tartışmalara pek katılmaz, laf kalabalığı yapmaz, sigara dumanıyla hıncahınç dolu o izbe talebe evlerinde, kalın camlı gözlüklerinin ardında bize hep böyle melül melül bakardı. Mektep bitti, herkes yoluna gitti. Aradan otuz sene falan geçti, o çocuk bir romanla çıktı karşıma bir gün, sonra bir roman daha… Okudukça, “bu o izbe, sigara dumanıyla dolu evlerde bıraktığım kişi mi?” diye sordum kendime. Sonra buldum onu. Oydu. Ama bulduğum adam, bıraktığım o adam değildi. O pek konuşmayan, sadece derin bakan çocuk gitmiş, bir alim gelip kurulmuştu karşıma. Derin bir dini bilgile donanmış, Batıda serpilmiş fikir akımlarının künhüne varmış, rijit, esnemez fikirlerden soyunmuş, dünyaya geniş bir pencereden bakan, baktığımız yerde hiçbir zaman görmediğimiz şeyleri gören bir yazar, bir filozof olmuştu. Yazdıkları beni kıskandıracak kadar mükemmeldi. Nasıl olmuş da o pek iddiası olmayan çocuktan böylesine derin bir alim, böylesine büyük bir yazar çıkmıştı?
Sordum, o da anlattı:
Mektepten sonra maceracı bir sol örgüte girmişti. Nerede bir korsan eylem, nerede bir yasadışı faaliyet varsa, içindeydi. Mesleğini bırakmış, adeta profesyonel eylemci olmuştu. Yine bir gün böyle bir korsan eylem sırasında kafasına bir polis copu inmiş, anında bayılmıştı. Gözlerini açtığında kendini bir Avrupa ülkesinde, modern bir tıp kliniğinde bulmuştu. Aradan ne kadar zaman geçmiş, bilmiyordu. Bildiği tek şey, o klinikte bambaşka bir insan olarak gözlerini açmasıydı. Komadan çıktığında, o eylemci gitmiş yerine o zamana kadar bilmediği birçok şeyi bilen bir adam gelmişti. Gözlerini açtığı anda hatırladığı, bildiği şeyler daha önce bilmediği şeylerdi. Sonra bir rehabilitasyon sürecine girmiş. O klinikte, kendisi gibi beyin sarsıntısı geçirmiş, farklı milletlerden hastalarla grup terapisine katılmış, o terapi sırasında herkes bir hikâye anlatırken, onun........
