Babalar ve kızlar veya Balzac ve Dostoyevski
Turgenyev’in meşhur romanı piyasaya çıktığı yıldan beri, dünya edebiyatında “babalar ve oğullar” teması her dönemde yazarların iştahını kabartan bir mevzu olurken, buna karşılık “babalar ve kızlar” teması o kadar yaygın bir tema değildir. Oysa, Balzac “babalar ve kızlara” dair dünya edebiyatının başyapıtlarından birisi olan “Goriot Baba”yı, Turgenyev’in romanından neredeyse otuz sene önce yayımlamış (Goriot Baba 1834’te,Babalar ve Oğullar ise 1862’de basıldı), ama romanın adından mı, Turgenyev’in romanında değindiği meselenin kalubeladan beri insanlığın en önemli meselelerinden birisi olmasından mıdır bilinmez; asırlar boyunca “babalar ve oğullar” bahsi, insanların evlatlarıyla imtihanında “kızlar” bahsinin hep önünde olmuş, o günden bugüne de bu durum mevcudiyetini muhafaza etmeye devam etmiş.
Mevzu üzerine kafa patlatmış mütefekkirlerin, edebiyat eleştirmenlerinin dediğine göre, edebiyatın oğulları “kayırıp” kızları az biraz “kenara itmesinin” sebebi uzun soluklu ataerkil toplumsal düzenin bir marifetidir. Tarih boyunca soyu oğul devam ettirmiş, mülkiyet babadan oğula geçmiş, miras bu düzene göre biçim almış. Babanın yerine oğul geçiyorsa ve bu iki yaratık birbiriyle rekabet halindeyse, kurgu ustaları da bu geçişin yarattığı “çatışmayı” esas alarak, daha güçlü eserler yaratma yoluna gitmişler. Bu yolda yürümek işlerini daha kolaylaştırmış anlayacağınız. Zira babalarla oğullar arasındaki çatışma, bir nevi eski ile yeni arasındaki çatışmadır. Babalar mevcut otoriteyi ve geleneksel değerleri temsil ederlerken, oğullar değişimin ve yeni fikirlerin temsilcileridir. (Bir iki kitap okuyup babalarımıza kafa tuttuğumuz çok bilmiş yeniyetmelik zamanlarımızda, “Büyüklerinizin yanında car car konuşmaya utanmıyor musunuz” diye azarlandığımızda, kim söylediyse artık, “Ben babamdan ileri, oğlumdan geriyim” sözünü tekrarlardık içimizde.) Yine tarih boyunca kadınlara biçilen rol, onların kamusal alandan uzak tutulmaları, “babalar ve kızlar” bahsini daha çok evlilik ve aile sınırları içine hapsetmiş. Bu da temanın sınırlarını daralttığından, yazarların antenlerini, babalar ve oğullar bahsine çevirmelerine yol açmış anlaşılan.
İttihatçılar gidip İtilafçılar gelince; İtilafçılar İstanbul şehrini işgal etmiş olan “gavura selam durup” bulabildikleri bütün muhalifleri Bekirağa Bölüğü’ne doldurunca; Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları” romanının başkahramanı Kâmil Bey ile eşi tutuklu hamile Nermin Hanım, Anadolu hareketine silah ve cephane yetiştirmek için var güçleriyle çalışıyorlar. Ama ortalık ihbarcı dolu, Kâmil Bey yakayı ele verir, onu da Bekirağa Bölüğü’ne kapatırlar. Kâmil Bey paşa çocuğudur, az biraz merhamet göstermek istiyor sorgucuları, onu kurtarmak için Nermin Hanım’ı ele vermesini istiyorlar ama o direniyor. Tek başına, hapishanenin bodrum katında bulunan hücresinde, dışarıda kalan karısını ve altı yaşındaki kızı Ayşe’yi düşünür.
Kızı dünyaya geldiği anda ilk aklına düşen Balzac’ın “Goriot Baba” romanı olmuş Kâmil Bey’in. Kızının doğumdan sonra “bu kıyıcı kitabı” bir kez daha okumayı düşünmüş ama buna bir türlü cesaret edememiş. Sonra günün birinde bütün cesaretini toplamış, romanı tekrar okumuş. Kitabı bitirince dehşet bir öfkeye tutulmuş. Bir ara da bu öfkesine, nereden geldiği belirsiz bir de korku karışmış. Ardı ardına deli sorular üşüşmüş kafasına. Sahiden “evlat sevgisi insanı o sefil çaresizliğe, o baş döndürücü alçalışa gerçekten de düşürebilir mi? Evlatların -yani kız çocuklarının- babalarına karşı hiç mi ödevleri yoktur?”
Olmaz olur mu? Babalar, kızlarının mutluluğunu kendi başarıları sayarlar. Bu yüzden, büyüyen bir kızın en asil ödevi; kendi hayatını kurarken babasına “Ben iyiyim, başardım ve senin emeğin boşa gitmedi,” diyebilen o huzurlu gülümsemeyi sunmaktır. Bu, bir kız babasına verilebilecek en büyük mükafattır.
Bir baba, kızından başka hiçbir şey beklemez.
Peki Kâmil Bey’i bu kadar dehşete düşüren, kız çocuklarının “hodbinliğini” gözler önüne seren, bu yüzden onu bu kadar “korkutan”, “dehşet bir öfkeye” sürükleyen Goriot Baba”da Balzac ne anlatır?
Honoré de Balzac’ın Goriot Baba romanı, 19. yüzyıl Paris’inin yozlaşmış sosyal yapısının ve paranın insani değerleri nasıl yok ettiğinin sarsıcı bir vesikasıdır. Hikâye, kentin fakir semtlerinden birindeki Vauquer Pansiyonu’nda geçer. Bu pansiyonun en dikkat çeken sakini, eskiden zengin bir un tüccarı olan ancak tüm servetini kızları Anastasie ve Delphine’in mutluluğu ve soylularla evlenebilmeleri için harcayan Mösyö Goriot’dur. Kızları, babalarının parasını son kuruşuna kadar sömürürken, cemiyet hayatındaki konumlarını sarsmamak için sefalete düşen babalarını görmezden gelir ve ondan........
