"Nerede o eski bayramlar?" demeyeceğim
Modernleşme tarihimizden bugüne, yazıyla uğraşmış, derdini yazı yoluyla anlatmış, sadece kendi derdine yanmamış, başkasının derdini de kendine dert edinmiş ve bunu yazı yoluyla dillendirip o yazının o derde deva olacağına yürekten inanmış eski zaman muharrirleri Ahmet Rasim olsun, Reşat Ekrem olsun, Refik Halit olsun, Refii Cevat olsun, Şevket Rado olsun, Burhan Felek olsun hangisinin külliyatına bakarsanız bakın, o devasa külliyatın içinde “Nerde o eski bayramlar” başlıklı bir yazısıyla mutlaka karşılaşırsınız.
İnsanın ruhunu şekillendiren, Tanpınar’ın deyimiyle sadece geçen bir şey olmayıp insanın içinde yaşadığı bir hal olan zamandan ne kadar geriye giderseniz gidin, yaş almış her insan için çocukluğu onun için bir cennettir. İnsan büyür ve “kirlenir dünya”; çocukluğundan uzaklaştıkça cennet de bir o kadar uzaklaşır ondan, “devri saadet” o uzak çocukluk yıllarında kalır. Yaşadığı o an artık onun için “ekmeklerin bozulduğu”, “masumiyetin” kaçıp bir yerlere saklandığı, hayatın gittikçe yaşanmaz bir hal aldığı kangren bir dönemdir. Bu yüzden her bayramda “Nerde o eski bayramlar” diye hayıflanılır. Eski zaman muharrirleri de “karilerinin” bu hissiyatını çok iyi bildiklerinden, onların gönlünü hoş tutan, yazıdaki ustalıklarını kullanarak, bir nebze olsun onları çocukluklarına götüren mevzular seçer, böylece hem onları memnun eder hem de bu vesileyle kederle karışık, yitip gidene hafifçe bir hüzünle bakan bir yazı yazmanın rahatlığını yaşayarak kendilerini de mutlu ederlerdi.
Bencileyin zor zamanların aksak sakar bir yazarı değil de, eski zamanların o büyük muharrirlerinden birisi olsaydım eğer, bu yazıya “Nerede O Eski Bayramlar?” başlığı koyup, soğuk bir kış günü, kar henüz yerdeyken, geceleri ayaza kesilen, gündüzleri buz tutmuş şehrin yokuşlarla dolu sokaklarında, bir grup arkadaşımla birlikte, elimde naylon bir torba kapı kapı dolaşıp, her kapıdan, elinde mutlaka birkaç renkli şekerlemeyle ayrılıp akşama kadar elindeki poşeti doldurmuş bir halde eve gitmeyi hiç anlatmaz; doğrudan İstanbul’a gider, eski İstanbul bayramlarını hatırladıkça yüreğime peyda olan sızıdan dem vurarak kalemimi şaha kaldırır, böylece “karilerimi” ta içerden bir yerden yakalayıp onlara şöyle şeyler yazardım:
Ah ne günlerdi o günler! Ne muhteşem zamanlardı! Dickens’ten ilhamla, zamanların en iyisiydi. Hem inanç........
