menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi

134 0
18.01.2026

Komitacılık, yirminci asrın başında Bulgarların bulduğu bir fikir olarak Makedonya’da çıktı ortaya. “Siz bizdensiniz, o vahşi Osmanlıyla işiniz ne, kurtulun onlardan” diyerek Avrupalıların fişteklediği Bulgar milliyetçileri, amaçlarına ulaşmak için her türlü yolu mubah gören bir teşkilatlanmaya gittiler. Teşkilatta hiyerarşi sıkıydı; merkeze bağlı silahşörler kelleyi koltuğa alacak, “söz konusu vatansa” gerisini “teferruat” sayacak, bulabildikleri her fırsatta karışıklıklar çıkaracak, demiryollarına, köprülere sabotaj yapacak, Türklere, yabancılara karşı kayıtsız şartsız suikast eylemleri düzenleyecek, adam kaçıracak, vapur, tren, havagazı, su kaynaklarına saldırılacak, sağa sola, evlere sokaklara bomba atılacak, hiçbir yasa kaide tanınmayacak, işgalci gördükleri Osmanlı Makedonya’yı terk edinceye kadar dünya ona dar edilecek, “Makedonya Makedonyalılarındır” sloganı her yerde haykırılacak, temel şiar da “Ya istiklal ya ölüm” olacak!

Anlayacağınız komitacılığı Osmanlı subayları icat etmedi; Balkanlarda başlayan milliyetçilik hareketlerine karşı mücadele ederken o subaylar; düşmanın uyguladığı bütün usulleri bir süre sonra birebir benimseyerek, önce kendi devletlerine, iktidara gelince de muhaliflerine karşı kullanarak komitacılığı günümüze kadar getirdiler. Bunu da İttihat Terakki Teşkilatı aracılığıyla yaptılar.

Bizimkilerin, komitacılık fikrini aldıkları Balkan komitacılardan hiçbir farkları yoktu. Balkan milliyetçileri de Osmanlı’ya karşı savaşıyordu, bizim Jöntürkler de… Balkan komitacıların da sloganı da “Ya istiklal ya ölüm”dü, bizimkilerin de. (Hatta “Makedonya Makedonyalılarındır” sloganı tam kırk beş yıl sonra, 1948’de çıkan Hürriyet Gazetesi’nin logosunun altına “Türkiye Türklerindir” şeklinde tezahür ederek kendine müstesna bir yer bulduğunu da söyleyelim bu arada.)

Eski bir Jöntürk olan, İttihatçıların Beyoğlu’nu teslim ettikleri, gayrinizami harbin ve komitacılığın “kitabını yazmış”, Beşiktaş Futbol Kulübü’nün kurucusu Fuat Balkan “Komitacı” (Arma Yayınları) adını verdiği hatıratında komitacılığa dair şunları söyler:“Komitacılık kimilerinin sandığının aksine yağma ve soygun demek değildir, tam tersine müfrit vatanperverliğe komitacılık denir. Komitacı ise, tehlikeden korkmayan, yaşamı dahil sahip olduğu her şeyi vatanı için feda eden kişidir. Eğer gerekiyorsa vatanı için yakar, yıkar ve acımadan öldürür. Biz de durum öyle gerektirdiğinde böyle davranmışızdır.”

Bulgar komitacılardan aldıkları ilhamla Sultan Abdülhamit yönetimine karşı, ordunun silahlarını alıp dağa çıkan, şehir merkezlerinde paşalara suikast düzenleyen, İstanbul’a gelip şehirde güpegündüz darbe yapan, sadrazam öldüren, muhalif gazetecileri ensesinden kurşunlayan, linç faaliyetlerine katılan, amirlerinin emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getiren, birbirlerine çok bağlı, işkencede konuşmayan, hiçbir arkadaşını ele vermeyen, “söz konusu vatansa gerisini teferruat” sayan, verilen görevi hiçbir şekilde sorgulamayan, her türlü illegal yöntemi mubah sayan, aralarında Çerkes Ethem ve kardeşleri, Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Hacı Sami, Sapancalı Hakkı, Topçu İhsan, Süleyman Askeri, Deli Halit Paşa ve İsmail Hakkı gibi silahşörlerin bulunduğu çoğu komitacı; İttihatçı ağababaları kısa süre zarfında koca imparatorluğu batırıp memleket dışına kaçınca kendilerini bir anda Anadolu’da buldular. Mustafa Kemal Paşa, bu kadroların büyük bir kısmıyla Abdülhamit devrilmeden önce Rumeli’den tanışıyordu. Milli Mücadele sırasında, bin bir hile ve desiseyle baş etmek, yasa ve kuralla iş yürütmenin pek mümkün olmadığını gören Mustafa Kemal, İttihatçı artığı bu komitacıların önemli bir kısmını kullanarak önüne çıkan dikenli tellerden kurtulma yollarına baktı savaş boyunca. Savaş sırasında bu tür “gayri nizami unsurları” kullanmak bir ölçüde kabul edilebilir belki ancak işin tuhaf yanı, bu geleneğin, yani komitacılığın devlet içinde varlığını sürdürmesi ve her dönemde “itibar” görmüş olmasıdır. 1990’lı yıllarda, dönemin başbakanı tarafından “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” gibi tarihi bir vecizeyle “onurlandırılan” bu komitacılardı işte.

“Suphi’yi kim öldürdü?” başlıklı yazı için çalışırken en çok karşıma çıkan isim, komitacılardan İsmail Hakkı (Tekçe) oldu. İlginç bir isimdir bu İsmail Hakkı. Bir yığın siyasi cinayetin hem tasarlayıcısı hem de bizzat tetikçisi olarak ön plana çıkıyor. Mustafa Suphi ve 14 arkadaşını Karadeniz’de boğarak öldüren Kâhya Yahya’nın; olayı araştıran Trabzon mebusu Ali Şükrü’nün ve Ali Şükrü’nün katili diye Topal Osman cinayetinin failiydi. Sadece bu üç önemli siyasi cinayet değil; Sakallı Nurettin tarafında İzmit’te linç ettirilen gazeteci Ali Kemal’in hallinde de önce o görev almış ancak başarılı olamamış, daha önce de Trabzon valisi Mehmet Galip Bey’in “kaçırılmasında” dahli olmuştu. Bunlar bizzat kendisinin hatıralarında itiraf ettikleri, bunların dışında “devlet sırrı” diyerek mezara götürdükleri de vardır muhakkak.

İsmail Hakkı, Meclis’in açıldığı 23 Nisan 1920’den beş gün önce Doğu cephesinden Ankara’ya gelerek Mustafa Kemal’in “refakat zabitliği” görevine başladı; 16 Temmuz darbe girişiminden sonra lağvedilen “Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı”nı o kurdu, olağanüstü yetkilerle başına geçti ve bu görevini Atatürk’ün ölümüne kadar tam 18 sene boyunca sürdürdü. Savaş sırasında 19 yaşındayken Meclis matbaasında Cevat Fehmi (Başkut)’un yanında çalışan, İsmail Hakkı’nın kızdığı bir sebepten dolayı bütün matbaa çalışanlarıyla birlikte askere alınan ve muhafız kıtasında bir buçuk sene onun emrinde mecburi askerlik yapan Vehbi Koç’un hatıralarında “binbaşı” rütbesinde olduğu halde bir general gibi hareket ettiğini söylediği İsmail Hakkı; 1938’de Atatürk’ün ölümünden hemen sonra görevinden alındı ve bir süre sonra unutulmaya terk edildi. Ta ki Hasan Pulur, 1975’teki ölümünden yedi sene önce, hatıralarını bir yazı dizisi haline getirip 10-12 Kasım 1968’de Milliyet gazetesinde yayınlayıncaya kadar kimse ondan bahsetmedi. Bu anılarda (Hasan Pulur, “İsmail Hakkı Tekçe’nin Kısa Hayat Hikâyesi ‘Masal Sevmem’, Muhafızı Atatürk’ü Anlatıyor”, Kaynak Yayınları), yukarıda saydığımız cinayetleri nasıl işlediğini ballandıra ballandıra anlatınca da karanlıkta kalmış bu cinayetleri aydınlığa kavuşturan eski bir komitacı olarak siyasi tarihteki yerini daha da sağlamlaştırmış oldu.

Akademisyen İsmail Akbal’ın “Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi”nde........

© Habertürk