Realizm ve gerçeküstünün birleşimi
Oyuncu olarak tanıdığımız Harris Dickinson’ın yazıp yönettiği ilk uzun film “Serseri” (Urchin), 2025 yılında Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde gösterildi ve FIPRESCI ödülünü kazandı. Başroldeki Frank Dillan, en iyi erkek oyuncu seçildi. Britanya Bağımsız Film Ödülleri’ne 6 dalda aday olması da dikkat çekiciydi.
“Serseri” Londra sokaklarında yaşayan madde bağımlısı genç Mike’ın (Frank Dillane) hikâyesini anlatıyor. İlk bölümde belgeselleri akla getiren realist bir tarzla gündelik hayatından anlar sunuluyor. Sokaklarda nasıl dilendiğini, çantasını nasıl sakladığını, nerelerde takıldığını, nerede yattığını görüyor ve arkadaşı Nathan (Harris Dickinson) ile arasında geçenlere tanık oluyoruz. Sonra, kendisine yemek ısmarlamak isteyen Simon’ın (Okezie Morro) parasını ve saatini gasp etmesi üzerine polisler tarafından yakalanıyor.
Dickinson, ilk sekansta kamerasını belgeselci gibi uzaktan tele objektiflerle kullanıyor ve karaktere dışardan bakmamızı istiyor. Daha farklı bir film diliyle çekilen ikinci bölümde Mike, 7 aylık cezasını doldurup dışarı çıkıyor ve sosyal hizmetler görevlisi Nadia’nın (Bucks Dhillnn-Woolley) gözetiminde kendine yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Hostele yerleşiyor, uyuşturucudan alkolden uzak duruyor ve bir otelin restoranında aşçı olarak iş buluyor.
Baştan söylemek gerek: “Serseri”ye gidip bir kendini iyi hisset filmi bekleyenler, hayal kırıklığına uğrayabilir. Ana karakterle empati kurmak öyle çok kolay değil. Anaakım için çalışan yönetmenlerin filmlerini seyrederken duygularımızın yönlendirilmesine alışığızdır. Dickinson ise tam tersini yapıyor. Sadece olup bitenleri gösteriyor ve bizi duygularımızla, hatta önyargılarımızla baş başa bırakıyor. Birçok sahnede Mike ile özdeşleşmek zor. Tam aksine, rahatsızlık verdiği insanların yerinde olsak ne yapardık diye düşünüyoruz. Polisler onu yakaladığında hiç tereddüt etmeden yalan söylediği sahne başta olmak üzere bazen onunla aramızdaki mesafenin çok açıldığını görüyoruz. Bazı ezberleri bozan böylesi bir filmde, önyargılarla duyguları ayırt etmek hiç kolay değil. O yüzden, bana sorarsanız her seyirciyi farklı bir deneyim bekliyor.
Kendisine yardım etmek isteyen Simon’a yaptıklarını gördükten sonra onunla asla barışmayacak seyircilere ne diyebiliriz ki? Kimi seyircilerin, daha en baştan onun için hiçbir kurtuluş olmadığını düşüneceği belli... Daha iyimser ve umutlu seyircilerin ise cezasını çekip içeriden çıkmasıyla birlikte Mike’ın yeni bir hayat kurmasını isteyeceğini ve onunla empati kuracağını düşünmek olası. Ki özellikle içeriden çıktıktan sonra duygusal olarak ona yaklaştığımız anların sayısı artıyor. Çünkü ikinci bir şansı hak ettiğini düşünüyoruz
“Madde bağımlısı evsiz biri” ana karakter olarak karşımıza çıktığında, neden – sonuç ilişkileri konusunda bazı ezberlerimiz vardır. O bir kurbandır genelde. Asıl suçlu bazen toplum bazen aile bazen kötü arkadaş çevresidir. Bazen de kökeni geçmişe giden........
