menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

2025'in en iyi 20 filmi

97 2
01.01.2026

Türkiye'deki sinema salonlarında 2025 yılı içinde ilk kez vizyona giren ve dijital platformların içeriğine dahil olan yeni filmler arasından 20 filmlik bir seçki... İçlerinde Türkiye’de 2025’in ilk aylarında gösterime giren, 2024 tarihli filmler de var. Kuşkusuz, öznel bir liste. Alfabetik sırayla:

Aydınlık Hayallerimiz(All We Imagine as Light)

Farklı kuşaklardan gelen üç kadının hikâyesini anlatıyor bize. Hikâye kadınlar arasındaki dayanışma ve etkileşim üzerine kurulu. Aynı zamanda özgürleşme ve kendini bulma üzerine bir film seyrediyoruz. “Aydınlık Hayallerimiz” feminist bakış açısı taşıyan bir işçi sınıfı filmi... Yönetmen Payal Kapadia, ilk sahnelerden itibaren Mumbai’nin veya Hindistan’ın gelişen ekonomisinin ardındaki insan emeğinin altını çiziyor. Ama filmde sınıfsal çatışmalardan ziyade patriyarkal toplumun kadınlar üzerindeki baskısını öne çıkardığı kesin. Kapadia’nın başarısı, eril iktidarı erkekler üzerinden değil, kadınların gündelik hayatta yaşadığı baskılar üzerinden göstermesi… “Aydınlık Hayallerimiz”, duygusu giderek güçlenen bir film. Başlarda her şeye uzaktan mesafeyle bakıyoruz. Kapadia’nın anlatımı değişmiyor ama film giderek bizi daha çok içine çekiyor. Karakterleri tanıdıkça, iç dünyalarında olup bitenleri hissettikçe onları daha çok seviyoruz. Kapadia’nın filminde, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımındaki hümanizm boyutunu akla getiren bir yaklaşım var.

Büyük Yolculuk(Grand Tour)

1918’de, Uzakdoğu Asya’da, Büyük Britanya egemenliğindeki Rangoon’dayız. Kendini evlenmeye hazır hissetmediği için nişanlısından kaçan beyaz takım elbiseli İngiliz Edward’ı tanıyor ve onun peşine düşüyoruz. Onunla birlikte İngiliz sömürgeciliğinin Uzakdoğu’da kapsadığı o geniş coğrafyanın, Singapur, Bangkong ve Hong Kong gibi birçok durağına uğruyoruz film boyunca. İkinci yarıda ise onu arayan nişanlısı Molly’nin yolculuğuna tanık oluyoruz. Edward, tipik bir erkek gibi hayatın anlamını arıyor. Molly ise inatla aşkın peşine düşüyor. Karakterlerin Portekizce konuşması, dublajlı bir filmde olduğunuzu düşündürebilir önce. Ama hayır, filmin kurduğu dünya içinde İngiliz karakterler gerçekten Portekizce konuşuyor. O noktada, her şeyi yönetmen Miguel Gomes’in Portekizli olmasına bağlayabilirsiniz. Alt metinlerdeki her şeyin sömürgecilikle ilgili olduğunu düşündüğünüzde ise Portekizce’nin Güney Amerika’da konuşulan bir başka sömürgeci dili olduğu geliyor aklınıza. Kaldı ki, Edward ve Molly dışında yolculuk boyunca yerli halklar kendi dilini konuşuyor. Portekizce ve İngilizce dışında Uzakdoğu’da konuşulan 6 dil daha var filmde. Günümüzde çekilen ve filmin geçtiği bölgelerin kültürünü anlatan belgesel sahneleri de unutmamak gerek. “Büyük Yolculuk” İngiliz sömürgeciliğinin Uzakdoğu’ya ne getirip götürdüğüne bakan, Batı ile Doğu’yu karşılaştıran benzersiz bir film. Burma’nın Myanmar’a, Siyam’ın Tayland’a dönüştüğü; sömürgecilerin birçok iz bıraktığı ama ruhunu değiştiremediği büyüleyici bir coğrafyadayız. Birçok seyircinin ilk 30 dakikasını bile aşmakta zorluk çekebileceği “Büyük Yolculuk”, 2025’in belki de en orijinal filmlerinden biri. (MUBI)

Chuck’ın Hayatı (The Life of Chuck)

Anbean yok olan bir evren, Carl Sagan, dans, matematik ve gelecekten geçmişe doğru ilerleyen ters bir hikâye kurgusu… Hikayesini özetlemek veya tüm filmi karakterler üzerinden birkaç cümleyle anlatmak çok zor. Sözgelimi, her şey Charles Krantz ile ilgili ama filmin ilk yarım saatinde onu sadece gizemli reklamlarda görebiliyoruz.” Sahi, kim bu Charles Krantz?” diyoruz ve sonraki bölümlerde onu gerçekten tanıyoruz. “Chuck’ın Hayatı”nı seyrederken her şeyi hemen birbirine bağladığımı asla söyleyemem. Filmin hayata bakışının beni ve fikirlerimi yansıttığını da öne süremem belki. Ama filmin içinde olmaktan keyif aldığım kesin. Giderek artan bir ilgiyle seyrettim. Bunda Mike Flanagan’ın yönetmenliği ve senaryosu kadar, Stephen King’in 2020 tarihli novellasının da büyük payı var. Filmler öncelikle kurdukları görsel dünyalar, anlatımları ve hikâyeleriyle çekerler bizi. “Chuck’ın Hayatı” da böyle bir film. Ayrıca Charles Krantz’ı canlandıran Tom Hiddleston ve Benjamin Pajak başta olmak üzere oyuncular gayet iyi. Meslek hayatı boyunca Luke Skywalker karakterinden ve Star Wars evreninden kurtulamayan Mark Hamill’in kariyerindeki en iyi performanslardan birini seyrediyoruz. Herkes rolüne o kadar iyi oturuyor ki, “Casting mükemmel” diyorsunuz. Flanagan’ın yönetmenliğinde en çok sevdiğim şey ise melankolik dinginlik olarak tanımlayabileceğim o duygu oldu. Film bittiğinde bile bir süre çıkamadığınız bir duygu…

Çatışma(Warfare)

Film, 2006 yılında Irak Savaşı’nda yaşanan gerçek bir hikâyeyi anlatıyor. Filmi Alex Garland ile birlikte yazıp yöneten Ray Mendoza’nın başından geçen bir olay bu… 19 Kasım’da Ramadi Muharebesi sırasında Amerikan askerleri, bölgede, sivillerin oturduğu bir evi gece baskınıyla ele geçiriyor. Anladığımız kadarıyla amaç, ertesi gün orada gizlenmek ve gözlem yapmak… Ancak önceden hesap edilemeyen bir durum nedeniyle baskını komşu evlerden gizleyemiyor ve sabah saatlerinden itibaren bölgedeki sivil silahlı güçler tarafından dikkatle gözlendiklerini fark ediyorlar. “Çatışma”, alışageldiğimiz tarzda bir kahramanlık hikâyesi değil. Hedefine ulaşamayan ve tüm askerlerin hayatını kaybetme riskinin giderek büyüdüğü başarısız bir operasyonun hikâyesi... Elbette silahlı çatışma sahneleri var ama film daha çok beklemek üzerine… O yüzden aksiyondan ziyade gerilim ağır basıyor. Üstelik klostrofobik bir gerilim… Film başta Ray Mendoza dışında o gün orada bulunan ve hayatta kalan askerlerin tanıklıkları üzerinden yaşananları anlatmayı hedefliyor. Ama tüm hikâyeye bir metafor gibi bakmak olası. Çünkü Amerikan askerlerinin filmde yaşadığı tecrübe, evlerinden çok uzaklarda, tümüyle yabancı oldukları bir dünyada savaşmanın ne kadar zor ve aynı zamanda anlamsız olduğunun göstergesi gibi… Zorla ele geçirdikleri evin, ertesi sabah onlar için bir kapana dönüşmesi, ABD karşıtı yerel güçlerin fark ettirmeden evi sarmaları, hatta burunlarının dibine kadar girmeleri, Irak Savaşı’nın bir metaforu gibi… Sahip oldukları tüm ileri teknolojiye ve ateş gücüne rağmen karşı tarafın eski moda silahlarına karşı koymakta zorlanmaları kayda değer bir nokta. (Prime Video)

Fenike Planı (The Phoenician Scheme)

Eksantrik girişimci baba Anatole “Zsa Zsa” Korda (Benicio Del Toro)… Hayatına yön vermeye çalışan kızı Liesl (Mia Threapleton)… Aidiyet arayışı içindeki Bjorn (Michael Cera) ve onları bir araya getiren Fenike Planı itibarıyla baktığımızda, Wes Anderson’ın önceki filmlerindeki izleklerinden hiç uzaklaşmadığını görüyoruz. Korda, para kazanmaya odaklı uluslararası bir iş insanı... İş dünyasında “Bay Yüzde 5” diye tanınıyor. Birçok düşmanı var ve etik açıdan çok temiz bir sicilinin olmadığı, hayatını yasalardan kaçarak sürdürdüğü belli. İşi yüzünden eşleri ve çocuklarına zaman ayıramayan, ailesinden uzak kalan biri aynı zamanda. Filmin hemen başında suikast teşebbüsünden kıl payı kurtuluyor Korda. Öyle ki, kısa süreliğine öte dünyaya gidip geldiğini, hatta yargılanmak üzere bir tür ilahi mahkemeye çıktığını dahi görüyoruz. Mucizevi şekilde hayata tutunmasının ardından yıllardır uzak kaldığı kızı Liesl ile yeniden bağ kuruyor. İlk görüşmelerinde, kızının şaşkın bakışları arasında tüm mirasını ona bırakacağını ve işlerinin başına geçmesi gerektiğini söylüyor. Rahibelik yemini etme aşamasına gelen Liesl, babasının yerini alma konusunda hiç gönüllü olmasa da en azından deneme sürecini kabul ediyor. Deneme süreci sırasında Korda, kızı Liesl ile birlikte Fenike Planı’nı hayata geçirmeye çalışıyor. Hayali Ortadoğu ülkesi Fenike’nin altyapısını yeniden kurmak için hazırladığı idealist bir plan bu. Aslında onun gibi birinden pek beklenmeyen bir girişim… Sadece bir plan değil, büyük bir hayal. Başta kızı olmak üzere herkesi şaşırtıyor, hatta güven vermiyor. Beri yandan gereken parayı bulmak için elinden geleni yapıyor. Hikâye örgüsü de Korda ve Liesl’in para arayışları üzerinden şekilleniyor. “Fenike Planı”, mizah duygusu, kadraj düzenlemeleri, simetrik çerçeveleri ve lens tercihleriyle tipik bir Anderson filmi…

Flow: Bir Kedinin Yolculuğu (Flow)

Letonyalı yönetmen Gints Zilbalodis’in senaryosunu Matiss Kaza ile yazdığı film, bir kedinin sel felaketi nedeniyle yaşadıklarını anlatıyor. “Flow”un dikkat çeken ilk özelliği, insanların ortalıkta hiç görünmemesi ve film boyunca bu konuda hiçbir açıklama yapılmaması… İnsanları değil; onlara ait terk edilmiş evler, tekneler, eşyalar, tarihi kentler, heykeller görüyoruz. Filmin görsel atmosferini ve hikâyesini belirleyen bir yaklaşım bu... Devasa boyuttaki dikilitaşların ve heykellerin etkisiyle yarı masalsı esrarengiz bir coğrafyadayız. Sular altında kalan yapıların görüntüleri, insan uygarlığı karşısında doğanın gücünün kanıtı gibi… Doğa filmde cömert, güzel, korkutucu ve asıl önemlisi kontrol edilemez bir güç olarak tasvir ediliyor. “Flow”un ikinci özelliği, hayvanların konuştuğu veya insan jestleriyle hareket ettiği bir film olmaması… En güçlü yanlarından, hatta başarısının sırlarından biri, hayvanların doğal halleriyle karşımıza çıkması… Tek kelime diyaloğun olmadığı filmde hayvanların beden dili, doğal yüz ifadeleri ve çıkardıkları sesler, anlatımın en önemli unsurları haline geliyor. Köpeğin menfaat beklemeden sunduğu arkadaşlık; can havliyle tırmandığı teknede karşısına çıkan kapibaranın yoldaşlığı ve yırtıcı kâtip kuşu ile balinanın varlığı, kediyi yavaş yavaş değiştiriyor. Teknenin dümenindeki kâtip kuşunun hep birlikte almaları gereken önemli kararı kediye bırakması, hikâyenin kritik anlarından biri… Yol arkadaşlarının sahip olduğu hoşgörü, cesaret ve vicdan gibi değerler belli ki kediyi de........

© Habertürk