Sınanmamış iyiler
Kendimizden neden bu kadar eminiz? Bir soykırım belgeseli izlerken, bir işkence haberi okurken içimizden hep aynı cümle geçer: Ben asla yapmazdım. Peki bunu nereden biliyoruz? Hangi karanlık odada test ettik kendimizi? İçimizdeki insanı hangi koşullarda tanıdık?
Hiçbirinde. Çünkü çoğumuz hiç sınanmadık.
Kötülüğü hep başkalarının bahçesine dikeriz. Zalimler başka bir hamurdan yoğrulmuştur bizim gözümüzde; sapkındır, hastadır, canavardır. Bu düşünce rahatlatıcıdır. Canavar ben değilsem, güvendeyim demektir. Ama bu güvenlik duygusunun tek dayanağı, henüz test edilmemiş olmamız. Barış zamanında herkes iyi insandır. Bolluk zamanında herkes cömerttir. Kimsenin bizden bir şey istemediği günlerde ahlak sahibi olmak kolaydır. Asıl soru şu: Koşullar değiştiğinde kim olacağız?
Tarih bu soruya hiç hoş cevaplar vermiyor. Yirminci yüzyılın en kanlı sayfalarını yazanlar, çoğunlukla eğitimli, kültürlü, “medeni” insanlardı. Tarihçi Christopher Browning, Sıradan Adamlar kitabında Nazi Almanyası’nın 101. Yedek Polis Taburu’nu inceler. Bu tabur, Polonya’da on binlerce sivilin ölümüne katılmıştı. Peki kimlerdi bu adamlar? Fanatik Naziler mi? İdeoloji sarhoşu gençler mi? Hayır. Orta yaşlı esnaflar, işçiler, memurlar. Hamburg’dan gelen aile babaları. Savaştan önce kimsenin ruhsatsız park cezası bile yemediği türden insanlar. Üstelik komutanları ilk operasyonda açıkça söylemişti: “İçinizden isteyen bu görevi reddedebilir, cezalandırılmayacaksınız.” Kapı açıktı yani. Reddedenlerin sayısı bir avuçtu. Geri kalanlar devam etti. Nefretten değil çoğu zaman; arkadaşlarını yalnız bırakmamak, zayıf görünmemek, sırıtmamak için.
Bu insanlar bizden bütünüyle farklı mıydı? Yoksa sadece bizim henüz karşılaşmadığımız şartlarla mı karşılaştılar?
Bilim de aynı........
