menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

NE TÜRKİYE OSMANLI NE İRAN SAFEVİ

8 0
22.08.2026

(Yavuz da Şah İsmail de ebediyette. Türkiye’de en çok tartışılan ve tartışılmaya da devam edilen bir meseleye tarih perspektifinden analitik bir yaklaşım)

İki kişi (mesela karı-koca, iki kardeş, iki komşu, iki aile, iki ortak) arasındaki basit bir meseleyi, bir nizayı bile çözmek için ciddi bir bilgi ve tecrübe birikimine gerek vardır. Önce sürtüşmenin gerçek sebeplerini, geçmişini, tarafların iddialarını, huy ve karakterlerini, olaya sebep olan faktörleri iyice bilip analiz etmek gerekir. Sonra da “Bismillah” diyerek, iyi niyetle işe başlanır. Salim bir akıl; ilme ve delillere dayanan argümanlar; analitik çözümleme, muhakeme, muhasebe ve karşılaştırma yapabilen bir mantık, sorunların çoğunu çözebilir. Bazen de dünyanın en iyi hâkimi, en bilgesi bile olsanız; karşınıza inatçı, ahmak, kötü niyetli, nefsinin zebunu, kibirli insanlar çıkmışsa o zaman yapılacak bir şey yoktur. O zaman “Yandım gülüm, keten helva!” denir; kader hükmünü icra eder. İş, Mahkeme-i Kübrâ’ya kalır.

Çünkü kâinatta meydana gelen her olayın, her hadisenin oluşmasında, bilinen/görünen zahirî sebeplerin, görünen nedenlerin yanında; bilinmeyen, görünmeyen, daha doğrusu bizim bilemediğimiz, bizim göremediğimiz nedenler ve faktörler de vardır. Biz müminler buna “Kader-i İlâhî”, “Maksad-ı İlâhî” veya “Emr-i İlâhî” deriz.

İki kişi arasındaki küçük bir niza için söylediğimiz bu olgular, iki millet, iki devlet için de geçerlidir. O nedenle aynı bakış açısını bu küçük olaylardan, bunlardan çok daha büyük olan hadiselere, yani devletler arası ilişkilere çevirdiğimizde, işin renginin, zorluğunun ve çözümünün ne kadar zor olacağı gerçeği daha iyi ortaya çıkar.

İKİ DEVLET ARASINDAKİ MESELELER

Milyonlarca vatandaşı, milyonlarca kilometrekarelik toprakları, onlarca asırlık geçmişi, binlerce kavgası, davası, savaşı ve barışı; apayrı dinî ve mezhebî yapıları, farklı etnik unsurları, kendilerine özgü kültürleri, örfleri, medeniyetleri ve tarihleri olan; upuzun bir geçmişe ve ömre sahip iki milletin, iki ülkenin, iki devletin kavgalarını ve anlaşmazlıklarını çözmenin ne kadar zor ne kadar meşakkatli ne kadar müşkül olduğunu daha iyi kavrarsınız.

Kısaca, dünyada birbirleriyle bazen anlaşmak, bazen mücadele etmek için karşı karşıya gelen iki devlet hakkında konuşmak ve yorum yapmak, tek bir kişinin, tek bir aklın, tek bir kurumun altından kalkacağı bir iş değildir.

Geçenlerde bir video seyrettim: “Osmanlı ordusunda tuvalet ihtiyacı nasıl gideriliyordu?” diye. Bu iş için neler yapıldığını, uzmanların nasıl harıl harıl günlerce çalıştığını görünce hayret ettim. Yani basit bir iş için bile o kadar plan, proje ve çalışma yapılmışsa iki devlet arasındaki meseleleri anlamak ve çözmek için neler gerekmez?

Bu girişten sonra gelelim asıl mevzuya: Bugünkü Türkiye-İran ilişkilerine; yukarıdaki girişten sonra yazacaklarımı çok çok ihtiyatla karşılayacağınızın elbette farkındayım. Lakin yine de Allah’ın bize verdiği akıl ve zekâ ile edindiğimiz bilgiler ve tecrübeler ışığında, kendimce bazı hakikatleri yazmak istiyorum.

TÜRKİYE-İRAN: TARİH, MEZHEP, GÜÇ VE ÇIKAR

İran tarihi, MÖ 3000’li yıllardaki Elam uygarlığına kadar uzanır. Pers ve Sasani İmparatorluklarından sonra ülke, Müslüman Arapların hâkimiyetine girer. Daha sonra Müslüman Türklerin elinde asırlarca kalır (Selçuklular).

Safevi Türkleri zamanında Şiilik hâkim olur. 1925’lere kadar Türklerin idaresinde kalan İran, bu tarihten sonra Perslerin (Farsların) yönetimine geçer. 1979 Devrimi’yle de İran İslam Cumhuriyeti adını alır ve Şia inancını devletin temeli yapar.

Bundan sonrasını zaten çoğumuz bizzat yaşadık.

Bugünkü İran’ı, İran İslam Cumhuriyeti’ni iyi anlayabilmek için onun dayandığı dinî, tarihî, mezhebi ve sosyolojik temelleri eksiksiz bilmek gerekir. Sadece temelleri değil; bugünkü devlet yapısını, rejimin şeklini ve rengini, rejim ile halk arasındaki bağları, devletin bürokratik yapısını, halkın etnik oranlarını, sistemin halkın etnik kökenlerine mi yoksa mezhebî aidiyetlerine mi daha fazla bağlı olduğunu, devletin adil olup olmadığını, sosyal çürümenin hangi noktaya geldiğini de bilmek gerekir. Basit bir misal: İran’daki dinî anlayışa göre hilafet bâtıl, imamet esastır. Yani devletin başına geçecek kişinin Ayetullah olması ve (güya) Ehl-i Beyt’ten gelmesi gerekir. Devlet başkanı olan Ayetullah’ın sözü veya emri, doğrudan dinî hüküm kabul edilir ve tartışmaya açık........

© Habername