Kaybolan Sürü, Kaybolmayan Çoban Gönle Düşenler Mevlid Kandili
Gece çöktüğünde sürü dağılmıştı.
Her kuzu ayrı bir sese koşuyordu... kimi rüzgârın ıslığına, kimi kendi gölgesine, kimi hiçbir sese sadece koşuyordu, nereye gittiğini bilmeden. Çoban yoktu ortada. Ya da vardı da, kimse çobanın sesini tanımıyordu artık.
Biz de böyleyiz, dedi içimizden biri... Biz de böyle dağıldık.
Toplumun hastalığı budur işte: çok ses, tek yol yok. Herkes bir yıldıza bakıyor, hiçbiri aynı yıldıza değil. Sürü büyüdükçe dağılıyor. Ses çoğaldıkça yol kayboluyor.
Peki neden dağılır bir sürü? Kurdun korkusundan değil kendi nefsinin peşine düşmekten. Her kuzu kendi hevasını çoban sandığında, sürü kendi kendini kaybeder.
Oysa bir çoban vardı. Bir kere vardı, bir daha hiç eksilmedi.
Kur'an ona “üsve-i hasene” dedi — güzel örnek. Ne bir örnekten biri, ne örneklerden en iyisi... tek örnek. “Andolsun, Allah'ın Resûlü'nde sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21)
O gece, o dağın başında, kuzular koşmaktan yorulunca birden durdular. Uzaktan bir ses geldi tanıdık, eski, gönlün en derininden hatırlanan bir ses. Koşmayı bıraktılar. Dinlediler.
Ama dinlemek yetmedi.
Ses onları topladı, iz onları taşıdı. Çünkü sürü bir kere daha dağılmasın diye tek bir ipe sarılması gerekiyordu — “Allah'ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 103)
O ip Kur'an'dı. Ve o ipi elde tutmanın yolu, çobanın bastığı yere basmaktı.
Benzemek kolay bir söz, zor bir yürüyüştür. Namazda kıyamı onun kıyamına, secdeyi onun secdesine benzetmekle başlar... ama orada bitmez. Sofrada onun kanaatine, komşuda onun merhametine, öfkede onun sabrına benzemekle sürer. İbadet başlangıçtır, ahlak varış yeridir.
“Sizden biriniz, ben kendisine nefsinden, malından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” (Buhârî) — sevginin ölçüsü budur: benzemek isteyecek kadar sevmek.
Ama bir şey daha var, belki en incesi.
Çoban bizi hiç görmedi. Sesimizi duymadı, yüzümüzü tanımadı, elimizi tutmadı. Ve yine de bizi özledi:
“Kardeşlerimi görmeyi çok isterdim.”
Sahâbe sordu: “Ey Allah'ın Resûlü, biz senin kardeşlerin değil miyiz?”
Buyurdu: “Sizler benim ashabımsınız. Kardeşlerim ise henüz gelmemiş olan, beni görmedikleri hâlde bana iman edenlerdir.” (Müslim, Tahâret 39; Nesâî, Tahâret 110)
Bu bizdik. Bu, o gece dağdaki kuzulardık hiçgörülmeden özlenen, hiç tanınmadan sevilen.
Peki biz? Bize bu kadar değer verene, bizim vefamız ne durumda? Bir özlem, iki taraflı olmadan özlem kalır mı yoksa yalnız bir beklentiye mi döner?
Ama vefa bir söz değil, bir kapıdır özlemin kapısı.Vekapı çalınca anlaşılır.
Bir düşünelim: O, birkaç günlüğüne evimize gelseydi.
Kapı çalınmadan önce, telaşla masadaki dergileri mi saklardık, yerine bir Kur'an........
