Gönlümün Medine'sine Mus'ab Lazım Gönle Düşenler
Gönlümün Medine'sine Mus'ab Lazım
Hicretin ilk yılları... Mekke'nin tozu daha üstlerinden düşmemiş bir avuç insan, Medine sokaklarında dolaşıyor. Birinin elinde ipek yok artık, üstünde yamalı bir aba var. Ama yüzünde öyle bir ışık var ki, Medineliler ona bakınca “bu adam kimin nesi” diye soruyorlar.
Mekke'nin en güzel giyinen genci. Elbisesi Yemen'in en ince kumaşından, üzerine sürdüğü koku sokağa ondan önce girerdi; annesi onu her sabah özenle hazırlar, saçını bir kraliçe titizliğiyle tarardı. İtibarın, malın, güzelliğin üzerine kurulu bir hayatın tam ortasında doğmuş biri. Elinde ne olsa vardı. Ve o, elindeki her şeyi bir kenara koyup Allah'ı ve Resûlü'nü seçti. Medine'ye elçi olarak gönderildiğinde arkasında ne bir ordu ne bir güç vardı — sadece bir gönül vardı, ama o gönül öyle bir şeye dokunuyordu ki koca bir şehir sıçrıyordu.
İşte bütün mesele bu kelimede saklı: sıçramak. Bir şeyin öteye geçmesi, bir kıvılcımın komşu tenekeye atlaması, bir sesin duvarları aşıp öbür odaya ulaşması.
Şimdi kendi odamıza dönelim.
Yan odada evladımız var. Duvarın arkasında komşumuz. Karşıda esnaf, her gün selamlaştığımız. Ve geceleri yan yana yattığımız eşimiz — belki otuz yıldır aynı yastığa baş koyduğumuz insan.
Sorarım: onlara ne sıçrattık?
Mus'ab'ın Medine'ye taşıdığı neydi — bir söz müydü, bir davranış........
