Hatt-ı İbtidâ: Harput/Elaziz
Hatt-ı İbtidâ: Harput/Elaziz
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيم
نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُون
*Nûn. Kaleme ve (onunla) yazılanlara andolsun. (Kalem, 1)
Doğu Anadolu’nun yüksek platolarından birinde, Fırat Vadisi’ne nâzır kadim bir şehir yükselir: Harput. Elâzığ şehir merkezinin sekiz kilometre kadar kuzeyinde konumlanan bu tarihî yerleşim, Harput Platosu üzerinde dört bin yıllık bir geçmişin sessiz tanığıdır. Kale surları, medreselerin taş duvarları ve minarelerin göğe uzanan siluetleri, bölgenin tarihî sürekliliğinin en somut göstergelerindendir. 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dâhil edilmesi, Harput’un aynı zamanda dünya çapında bir kültürel değer taşıdığının tescili gibidir.
Artuklu ve Osmanlı dönemlerinde büyük ehemmiyeti hâiz şehirler arasındayken bugün Elazığ’ın bir mahallesi hâline dönüşen Harput, yüzyıllar boyunca kıymetli devlet adamları, âlimler, velîler ve şairler yetiştirmiştir. Tarih boyunca Harput, Elâzığ’ın merkezi olmuş; idarî ve ticarî faaliyetlerin kalbi mesabesinde, ovaya (Mezra/Elazığ) taşınana dek önemini korumuştur. Stratejik konumu, şehri yalnızca bir askerî ve idarî üs değil; kültürün, ilmin ve tasavvufî hayatın yoğunlaştığı bir merkez hâline getirmiştir. Fırat havzasına hâkim bu plato, Doğu ve Batı Anadolu arasında kültürel ve ticarî geçişler ile kritik bakış açısının kilit noktası olmuştur.
Bilindiği üzere Malazgirt Meydan Muharebesi (1071), Anadolu’nun Türkleşme ve İslâmlaşma sürecinde bir dönüm noktasıdır. Bu zaferin ardından Anadolu’ya yerleşen Müslüman Türkler, Harput’u ön karakol ve önemli bir üs olarak belirlemiş; şehir kısa sürede hem askerî bir üs hem de kültürel, ilmî ve dinî çekim alanı hâlini alarak önemli bir merkez hüviyetini elde etmiştir.
12. yüzyılda Artuklular, Harput’u yönetim ve kültür merkezi olarak geliştirmiş; medreseler, camiler, saraylar ve su kemerleri inşa edilmiş, Harput Kalesi bölgenin güvenliği ve ticaret yollarının kontrolünde kritik bir rol oynamıştır. Artuklu beyi Belek Gazi, Haçlı Seferleri’ne karşı büyük mücadeleler vermiş; hatta o dönem bu yararlıklarından ötürü Selahattin Eyyubi (RhA) ile aynı mesabede görülmüştür! Anadolu Selçukluları döneminde ise şehir, kilit konumu ve kültürel önemini sürdürmüş; sınır bölgelerinde güvenlik sahası ve bir idarî merkez olarak işlevini sürdürmüştür. Ayrıca bu dönemlerde inşa edilen yapılar incelendiğinde, bölgenin ilmî ve estetik kültür eserleri merkezi hüviyetinde olduğu görülmektedir…
Harput; medreselerinde fıkıh, tefsir ve hadis öğretimi kadar tasavvufî, manevî hayata yön vermesi ile de ön plana çıkmıştır. Nakşibendî ekolünün temsilcileri ve yerel âlimler burada etkin olmuş; halk ve buralara yolu düşenler için kültürel, ilmi ve manevi gelişim faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Öteden beri kürsübaşı musikî geleneği ve tasavvufî sohbetler, Harput’un kültürel dokusunu ve günlük hayatını canlı tutan başlıca unsurlar olmuştur.
1515’te Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hâkimiyetine giren Harput, sancak statüsünde Diyarbekir Eyaleti’ne bağlanmış, kısa bir süre sonra da 1846 Nisan’ında eyalet hâline getirilmiştir. Diyarbekir valiliğine atanan idareciler, idare merkezi Diyarbekir olmasına rağmen genellikle Harput’ta oturmayı tercih etmişlerdir. Artuklu ve Selçuklu zamanlarındaki gibi Osmanlı döneminde de ilim ve irfan merkezi olarak; medreseler, tekkeler, camiler ve hanlar aracılığıyla eğitim, kültür ve ticaret hayatı üzerinde ağırlığını sürdürmüştür.
19. yüzyılda Elâzığ Ovası’nın ekonomik ve idarî olarak öne çıkmasıyla, idarî ve ticarî ağırlık ovaya (mezra) kaymış; Harput ve Elâzığ bütünleşerek modern bir şehirleşme modeli ortaya çıkarmıştır. Önceleri “Mezra” denilen bu bölgede hükümet konağı, askerî kışla, hastane, fabrika, camiler, kiliseler, mektepler, dükkânlar vb. inşa edilmiş ve bu imar ve iskân faaliyetleriyle burası tam bir şehir hüviyeti kazanmıştır. Yeni kurulan bu şehre, 1867 tarihinde Sultan Abdülaziz’e atfen “Abdülaziz’in imar ettiği şehir” manasında “Mamûretülaziz”ismi verilmiş; ancak sonraları telaffuzu güç olduğundan halk arasında “Elaziz” olarak söylenegelmiştir. Bu isim, 1937 Kasım’ında Bakanlar Kurulu kararı ile “azık diyarı” anlamında “Elazık” olarak değiştirilmiş; aynı yılın Aralık ayında başka bir kararla “Elâzığ” olarak kabul edilmiştir.
Harput, yalnızca sıradan bir şehir değil; Anadolu’nun tarihî, kültürel, ilmî ve irfanî faaliyetlerinin yürütüldüğü, bin yıllık bir mirası günümüze taşıyan bir kaynaktır. Her taşında bir hikâye, her medresesinde bir bilge fısıltı, her köşesinde bir koruyucu iz bırakmıştır. Harput–Elaziz, Anadolu’nun tarihî ve kültürel derinliğine giden eşsiz bir yolculuğun “başlangıç” noktasıdır.Tam da bu yüzden yazımıza “Hatt-ı İbtidâ” başlığını koyduk.
Harput’ta çok sayıda âlim, edip ve şair yetişmiş; öyle ki burada ulema aileleri oluşarak ilmî gelenek nesilden nesile aktarılmıştır… Büyük Hacı Ali Efendi, Hoca İshak Efendi, Mehmed Cemâleddin Efendi, Seyyid Ahmedü’l-Kürdî, Müftü Mehmed Said Efendi, Hacı Hayri Bey, Hacı İbrahim Lebib Efendi, Dağıstanlı Hacı Hafız Mehmed Efendi, Müftü Mehmed Faik Efendi, Yusuf Şükrü-i Harpûtî, Mustafa Hayrullah Efendi, Hacı Kadı Efendi, Bedreddin Erzurûmî (İmam Efendi), Abdüllatif Harpûtî, Fâtih Ahmed Baba gibi isimler kayıtlarda öne çıkmaktadır. Bunlardan başka çok sayıda âlim ve manevî şahsiyeti belirtmeye yazımızın muhtevası elvermemektedir…
Şeyh-i Kâinat Fâtih Ahmed Baba Hazretleri (D… / Ö. 1313)
“Peygamber Efendimiz’in soyundan gelip seyyid olan Fâtih Baba Hazretleri, on üçüncü asrın ilk çeyreğinde Türkistan’ın Belh şehrinde dünyaya geldi. Hocalarından Mehmed Hallâc el-Belhî vasıtasıyla Silsile-i Aliyye büyüklerinden Ali Râmitenî Hazretleri’nin müridleri arasında yer aldı. Miladî 1313 yılında Harput’u Ermenilerden geri almak üzere sefere çıkan İlhanlı ordusuyla bölgeye geldi ve şehrin fethi sırasında arkadaşlarıyla birlikte şehit düştü. Fâtih Ahmed Baba Hazretleri’nin türbesi, Harput’a bir–bir buçuk kilometre uzaklıkta bir vadi içerisinde bulunmaktadır.
Harput’un manevî büyüklerinden Beyzâde Hacı Ali Rıza Efendi, O’nun hakkında şöyle söyler: “Sen bil ki Harput kasabası civarında medfun ve Fâtih Ahmet nâmıyla meşhur olan zat, ‘Perevat’ veya ‘Parbat’ şehrinde Şeyhülkâinat unvanıyla anılan Aliyyürremeytânî’nin (Ali Râmîtânî Hazretleri) talebelerindendir. Kendisi Belh’te doğmuş, ismi Ahmet, tarikatı Hacegân’dır. Muhammed Hellâcül-Belhî (k.s.) vasıtasıyla Hazirât-ı Azîzân Hoca Aliyyürremeytânî’den intisap etmiş, onun ahbab ve yakınlarından on kişi de türbenin üst tarafındaki mezarlıkta medfundur. Kendisi sâdât-ı kirâmdan (evlâd-ı Resûl) olup sağ tarafından yaralanarak şehit düşmüş ve aynı yere defnedilmiştir. Mensup olduğu mezhep Hanefî mezhebidir ve 96 yaşına erişmiştir. Bazı ihvanlarla beraber yaptığımız keşifte böyle zâhir (aşikâr) olmuştur. Ben fakir Ali Beyzâde ki Nakşibendî Tarikatı’nın müceddidi Mevlâna Hâlid’e (Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri) mensubum. Cenâb-ı Hak onu af ve mağfiret eylesin.”
