Başbuğ Alparslan Türkeş
4 Nisan… Her yıl içimde aynı sızıyla karşılanan bir gün. Başbuğ Alparslan Türkeş’ten ayrılığın yıldönümü. Hüzünle vedalaştığımız, ama aslında hiçbir zaman tam anlamıyla kopamadığımız bir bağın yeniden hatırlandığı gün. Onu anmak, benim için sadece bir lideri hatırlamak değil; hayatımın en önemli yıllarını, en sert imtihanlarını ve en derin aidiyet duygularını yeniden yaşamaktır.
Hayatım boyunca siyasetin farklı yüzlerini gördüm. Dışarıdan bakıldığında çoğu zaman siyasi hayat; parti üyelikleri, görevler, belediyecilikler, başkanlıklar, milletvekillikleri ile tarif edilir. Oysa benim hikâyemde Ankara yolu çoğu zaman başka yerlerden geçti. Cezaevi ranzalarından, tutuklamalardan, yargılamalardan… Beraatlerle, takipsizliklerle geçen yıllar benim için bir kariyer basamağı değil; bir davanın bedeli oldu. 19 Ağustos 1981’de Milliyetçi Hareket Partisi ve ülkücü kuruluşların yargılandığı davada, henüz 16 yaşında aynı sanık sıralarında yer almak, hayatımın yönünü belirleyen en keskin dönemeçlerden biriydi. O yaşta insan neyin içine girdiğini tam olarak tarif edemez belki ama neyin yanında durduğunu çok iyi hisseder.
İşte o his, yıllar boyunca hiç değişmedi. Çünkü bu sadece bir siyasi hareketin içinde yer almak değildi. Bu, Türk milletinin huzuruna, birliğine ve geleceğine dair bir inancı paylaşmaktı. Başbuğ Alparslan Türkeş’i benim için farklı kılan da buydu. O, siyaseti makamlarla ölçen bir lider değildi; milletin kaderiyle kendi yolunu birleştirmiş bir dava adamıydı. Bu yüzden onunla aynı yolda yürümek, bir partiye ait olmaktan çok daha öte bir anlam taşıdı benim hayatımda.
Onun hayatı, klasik siyasi kariyer çizgilerinin ötesindeydi. Parti üyelikleri, makamlar, seçimler… Bunlar birçok siyasetçinin yolculuğunu tanımlar. Ancak Başbuğ Türkeş’in hikâyesi, daha çok bedel ödemekle, sabırla ve inançla yazıldı.
Zaman geçti, yıllar birbirini kovaladı. Acılar hatıraya dönüştü, mücadeleler hikâyeye… Ama bazı şeyler hiç değişmedi. Onun temsil ettiği fikir, onun duruşu ve o duruşun bizde bıraktığı iz silinmedi. Çünkü bazı insanlar sadece yaşadıkları döneme değil, kendilerinden sonraya da yön verirler. Onun ardından geçen yıllar, aslında onun yokluğunu değil, bıraktığı etkinin büyüklüğünü gösterdi bana.
Bugün dönüp baktığımda, yaşadığım her şeyin bir anlamı olduğunu daha iyi görüyorum. Çekilen çileler, ödenen bedeller, kaybedilen yıllar… Bunların hiçbiri boşuna değildi. Çünkü bir ömrü, Türk milletinin huzuruna ve mutluluğuna adanmış bir liderle aynı yolu paylaşmak, hayatımın en büyük anlamı oldu.
4 Nisan benim için sadece bir anma günü değil. Aynı zamanda bir hesaplaşma… Ne kadar anlayabildim, ne kadar yaşatabildim diye kendime sorduğum bir gün. Dualarla andığım, aziz hatırası önünde saygıyla eğildiğim Başbuğ Alparslan Türkeş, aslında hâlâ içimde konuşmaya devam ediyor. Ve ben biliyorum ki bazı vedalar, gerçekten bitmez. Çünkü bazı insanlar, bir ömürden daha uzun yaşar insanın içinde; böylesine ülküler, liderleriyle başlar ve onların vefatıyla da sona ermez.
Onlar, inananların yüreğinde yaşamaya devam eder…
