menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kılıçdaroğlu’na İnanalım mı?

22 0
20.06.2026

Türkiye siyaseti, özellikle ana muhalefet partisi ekseninde, hukuki kararlar ile siyasi hamlelerin iç içe geçtiği oldukça hareketli bir dönemden geçiyor. Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katıldığı televizyon programlarında bu krize, parti yönetimine ve yargı kararlarına dair yaptığı açıklamalar, sadece bir parti içi hesaplaşmayı değil, Urban muhalefetin adalet, hukuk ve meşruiyet kavramlarıyla kurduğu pragmatik ilişkiyi de gözler önüne seriyor. Yıllarca "Hak, Hukuk, Adalet" mottosuyla özdeşleşen, Ankara’dan İstanbul’a adalet talebiyle yürüyen bir liderin; partisinin kurumsal iradesini hiçe sayan bir yargı kararına karşı takındığı tutum, kendi inşa ettiği siyasi bagajla derin bir tezat oluşturuyor.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin 38. Olağan Kurultay’ı sakatlayan usulsüzlükler gerekçesiyle verdiği "mutlak butlan" (kesin geçersizlik) kararı, Özgür Özel yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılması ve eski yönetiminin hukuken yeniden tescili gibi radikal bir sonucu doğurdu. Genel Merkez önünde Kılıçdaroğlu portrelerinin indirilip parçalandığı, mevcut yönetimin "Emanete sahip çıkacağız, Genel Merkez’i terk etmiyoruz" restini çektiği bu atmosferde, Kılıçdaroğlu’nun karara yaklaşımı dikkat çekicidir. Kılıçdaroğlu, yargının bu radikal müdahalesini ve kendi pozisyonunu tanımlarken, "Mutlak butlan kararı, siyasi bir karardır. Olay siyasidir, karar farklıdır" ifadelerini kullanmıştır. Hemen ardından, bu hukuki süreci kendisinin kurguladığı yönündeki iddialara ve Genel Merkez’e geri dönme hamlesine dair eleştirilere karşı kendisini şu sözlerle savunmuştur: "Neden yazmıyorsunuz genel başkan diye? Efendim mahkeme kararı var. 38. kurultay iptal edildi. Mahkeme göreviyle geldim ben buraya... Davayı açan değilim, tanığı değilim, bilmem neyi değilim."

Kılıçdaroğlu’nun bu iki açıklaması, yan yana getirildiğinde çözülmesi imkansız mantıksal ve ahlaki bir paradoks barındırıyor. Bir kararın "siyasi" olduğunu söylemek, o kararı üreten yargı mekanizmasının hukuki normlara göre değil, dışsal siyasi çıkarlara, muhtemelen de iktidarın muhalefeti dizayn etme stratejilerine göre hareket ettiğini itiraf etmektir. Nitekim CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci ve diğer hukukçular, iktidarın yargı eliyle partiye kayyum atama provokasyonu içinde olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Ancak Kılıçdaroğlu, ikinci açıklamasında tam olarak bu "siyasi" ve şaibeli olduğunu ima ettiği karara sığınmaktadır. "Mahkeme göreviyle geldim ben buraya" argümanı, meşruiyetin kaynağını parti tabanının, kurultay delegelerinin özgür iradesinden alıp, ilk cümlede yerilen ve güvenilmeyen yargı mekanizmasına devretmektir. 

Eğer mahkeme kararı siyasiyse, o kararın getirdiği görev ve yetki de siyasi bir müdahalenin ürünüdür ve gayrimeşrudur. Bir siyasetçinin, iktidarın güdümünde olduğunu savunduğu bir sistemin kararını, kendi koltuğunu geri almak adına "bağlayıcı bir emir" olarak kabul etmesi, yapısal bir ilkesizlik örneğidir. Davayı kendisinin açmadığını veya tanığı olmadığını vurgulaması ise hukuki bir savunma gibi görünse de siyasi sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Siyasette bir aktör, haksız veya siyasi amaçlarla üretilmiş bir sürecin doğrudan faili olmasa bile, o sürecin sonuçlarından faydalanmayı seçtiği andan itibaren o sürecin ortağı haline gelir. Kurultay delegelerinin iradesini, sakatlanmış bir hukuki süreçle tasfiye etmeye çalışan bir mekanizmaya "Ben istemedim ama mahkeme emretti" diyerek boyun eğmek, demokratik meşruiyet ilkesini tamamen göz ardı etmektir.

Kılıçdaroğlu’nun kriz sürecindeki en sert ve tartışmalı hamlelerinden biri de mevcut parti yönetimine ve delegasyon yapısına yönelik kullandığı "temizlik" terminolojisidir. Delege yapısının ve mevcut yönetimin meşruiyetini yitirdiğini savunan eski genel başkan, partinin acilen bir özeleştiri ve kadro değişimine gitmesi gerektiğini şu sözlerle formüle etmiştir: "Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi içindeki çürümeyi görmesi ve acilen arınması gerekir. Bu kurultay kararı, partinin temizlenmesi için tarihi bir fırsattır. (...) Arınmadan korkuyorlar, kirlileri arındıracağım. Görevine son verilenin gerekçelerini olduğu gibi yazıyoruz. En son mutlak butlan kararında adı geçenler, para dağıtanlar hepsini verdik disiplin kuruluna. Gidin, aklanın, gelin dedik."

Siyasette "arınma" ve "temizlenme" gibi kavramlar, doğası gereği tehlikeli ve dışlayıcı bir semantik bagaja sahiptir. Bu tür kavramlar genellikle demokratik müzakere zeminini yok etmek, parti içi muhalefeti veya farklı kanatları "kirli", "gayrimeşru" ilan ederek sistem dışına itmek için kullanılır. Kılıçdaroğlu gibi uzlaşmacı ve kucaklayıcı siyaset tarzıyla öne çıkmış bir liderin, kendi partisi için "çürüme" ve "arınma" kelimelerini seçmesi, parti içi güç mücadelesinin ne derece yıkıcı bir boyuta ulaştığını göstermektedir. Burada eleştirilmesi gereken nokta, bu "çürüme" iddiasının zamanlaması ve seçiciliğidir. CHP’yi 13 yıl boyunca yöneten, delege sistemini, il ve ilçe kongrelerinin kurallarını büyük ölçüde kendi genel başkanlığı döneminde şekillendiren bir aktörün, kaybettiği bir kurultay sonrasında aynı sistemi "çürümüş" olarak nitelendirmesi ciddi bir tutarsızlıktır. 

Eğer partide yapısal bir çürüme varsa, bu çürümenin sorumluluğu sadece kasım ayındaki kurultayda yönetimi devralan Özgür Özel ve ekibine yüklenemez; bu, geçmiş yönetimin de kurumsal........

© Habererk