menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mülkiyet ve adalet

25 0
04.10.2026

Bugünlerde yaşadığımız meseleleri dikkatle analiz ettiğimizde bir şeyi çok net görüyoruz: Her şey değişse de bir şey hiç değişmiyor; zahmetsizce çoğalmak, hak etmeden kazanmak ve başkasının terinden servet devşirmek…

Son günlerde manşetlerden düşmeyen, milyonlarca liranın buharlaştığı, adeta modern bir seraba dönüşen “fon vurgunları”, sadece bir adlî vaka ya da finansal denetim zafiyeti değildir. Ortada duran manzara hukukun sınırlarını aşan, kadim inançların ve evrensel insanlık vicdanının en sert biçimde yargıladığı kolektif bir ahlâk krizidir.

İnsanoğlu, varoluşundan bu yana mülkiyet ile adalet arasındaki dengeyi kurmaya çalıştı. Bu dengeyi korumak adına semavî dinler, mülkiyetin dokunulmazlığını yalnızca hukukî bir madde olarak değil, varoluşsal bir sınır çizgisi olarak belirledi. On Emir’in yalın ve sarsıcı ihtarı çok açıktır: “Çalmayacaksın.” Tevrat, zayıfın, yetimin ve ötekinin hakkını gasp etmeyi, ölçü ve tartıya hile karıştırmayı doğrudan Tanrı’nın adaletine açılmış bir savaş sayar.

İncil’de, haksız kazançla büyüyen serveti ruhun çürümesi olarak tarif eder ve tövbenin ilk şartı olarak gasp edilen malın katbekat iadesini şart koşar.

İslâmiyet ise, meseleyi çok daha hassas bir ölçüyle ele alır. Mülkiyetin korunmasını dinin varlık sebeplerinden biri (hıfz-ı mal) sayarken, kamuya, yetime ve başkasına ait olana el uzatmayı “karınlarına doğrudan ateş doldurmak” (Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş bir ateşe gireceklerdir. Nisâ, 10.) şeklinde tasvir eder.........

© Haber7