İstanbul’da bir şeyler oluyor!
Gelin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “beş şehir” ufkundan metropol gerçekliğine uzanan bir aidiyet ve kentlilik bilinci arayışı ile bugünün ve yarının İstanbul’u üzerine bir beyin fırtınası yapalım…
Tanpınar, o eşsiz estetik nazarıyla, şehirlerin yalnızca taş, toprak, beton ve demir yığınlarından ibaret olmadığını söyler. Şehir dediğimiz muazzam organizmanın, insanın yeryüzünde bıraktığı kalıcı izlerin, nesiller boyu kurduğu derunî ilişkilerin ve mekâna nakşettiği hatıraların topyekûn toplamı olduğunu belirtir. Taşın hafızası, insanın bilinciyle bir araya geldiğinde ‘medeniyet’ dediğimiz o büyük nehir akmaya başlar.
İstanbul, tam olarak böyledir. O nehrin en görkemli, en coşkun aktığı yatağın adıdır. Bu devasa kentin bir yanı köklü bir tarihe, diğer yanı ise durmaksızın kabuğunu kıran bir geleceğe yaslanır.
Bir yanı milyonların bir araya geldiği baş döndürücü bir kalabalık, diğer yanı ise o kalabalığın ortasında insan ruhunun hissettiği derin ve örtük yalnızlık...
Milyonlarca ruhun aynı gökyüzünün, aynı lacivert ufkun altında yan yana yaşadığı bu kadim coğrafyada, insanın insana sahici bir biçimde ulaşması, birbirinin derdine omuz vermesi her geçen gün daha hayatî ve daha kıymetli hâle geliyor.
İstanbul gibi şehirler -sadece- soyut raporlarla, ruhsuz istatistiklerle anlaşılamaz. Şehir, ancak içinde nefes alan insanın sesiyle, esnafın selamıyla ve sokağın nabzıyla idrak edilir.
Son dönemde siyaset sahnesinde, özellikle AK Parti İstanbul teşkilatında göze çarpan dinamik ve sessiz imar faaliyeti, aslında tam da bu bahsettiğimiz “insana ve mekâna ulaşma arayışı”nın somut bir tezahürü olarak okunmalıdır.
Siyaseti sadece makro yönetim aygıtı olarak görmeyip, onu bir ‘gönül alma’ ve ‘kentsel aidiyet’ mekanizması olarak yeniden kodlayan bu yaklaşım, kenti sadece bir rant ya da idarî alan olarak görmeyen yeni bir felsefe inşa etmektedir.
İstanbul, hafızasızlığı kabul etmeyen bir şehirdir. Bu kentin yakın tarihine bakıldığında, AK Parti’nin yerel yönetim felsefesiyle ürettiği değerler ve hayata geçirdiği vizyon projeleri, sadece bugünü kurtaran hamleler değil, çeyrek asır sonrasını tasarlayan yapı taşlarıydı. Metrolardan tünellere, Marmaray’dan devasa arıtma tesislerine, yeşil alanlardan kültür merkezlerine kadar uzanan o büyük kalkınma hamlesi, bu şehrin omurgasını oluşturdu. Bu projeler, şehre yerelden evrensele uzanan modern bir kimlik ve direnç kazandırdı.
Ancak bugün gelinen noktada, bu devasa mirasın üzerinde yükselen İstanbul’un durağanlaştığı, temel kentsel hizmetlerde bile bir duraksama yaşadığı ve adeta bir sahipsizlik hissiyle baş başa bırakıldığı aşikârdır. Ulaşımdaki tıkanıklıklardan tutun da kentsel dönüşümdeki yavaşlamaya kadar, şehrin içinden geçtiği bu trajik zaman dilimleri, kent sakinlerinin geleceğe dair ümitlerini karartma riski taşımaktadır. Fakat bu tablo karşısında yeise düşmek, bu kadim şehre haksızlık olacaktır. Aksine, yaşanan bu ‘geçici duraklama’ dönemi, sorumluluk sahibi her bireye, her aydına ve her siyasetçiye eskisinden çok daha büyük bir tarihî misyon ve sorumluluk yüklemektedir. Çünkü İstanbul’u sevmek, onun sadece ihtişamına ortak olmak değil,........
