menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ortadoğu Barışı mı Ortadoğu Kıyameti mi?

12 0
26.01.2026

Gençlerin oynamayı sevdiği bir strateji oyunu var. İçerisinde güç paritelerinin (teknoloji, nüfus, üretim kapasitesi, vb) yanında geriye veya ileriye dönük zaman tünelinde düşünmemize de imkan veren birbiriyle etkileşen senaryolar bulunmaktadır. Oyunu oynarken güç paritelerini kullanabildiğiniz gibi çatışma, savaş ve fetihlerin kısa, orta ve uzun vadeli sonuçlarını da görmek mümkündür. Bu oyunda tercih ve kararlarınızda özgürsünüz, ancak sonuçları belirleyen sisteme yüklü stratejik altyapının ve sistemin veri ve analizleri. Veri ve analizler önceden yüklendiği için şu veya bu güç arasında taraflı davranma olasılığı bulunmamaktadır. Veri ve analizler her güç için aynı etkileri ve sonuçları içermektedir.

Aslında bu bir nevi adetullah (Allah’ın kanunları) diyebileceğimiz konsepte yakın bir uygulamadır. Allah’ın (cc) kevni kanunlarında herkes ve herşey için eşitlik söz konusu olduğu gibi bu strateji oyununda da veriler, kurallar ve analizler her güce eşit bir şekilde tatbik edilmektedirler.

Bu oyunu oynarken bazı aldığınız inisiyatiflerin kısa vadede siz fayda sağladığını ama uzun vadede aleyhinize olduğunu veri ve analizlerle müşahade ediyorsunuz. Bu oyunu kurgulayan aklın ve beyin ekibininin ciddi bir bilimsel altyapısının olduğunu anlıyorsunuz. Zira oyundaki bazı ortaya çıkan durumların tarihte gerçekleşmiş örneklerle örtüştüğünü, eşleştiğini görmek mümkün.

Bu tür kurgusal oyunların geçmişte yaşanmış olaylardan meydana gelen bir veri altyapısı olduğu gibi ileriye yönelik projeksiyon gerçekleştirebilecekleri stratejik algoritmalar yaratabilecekleri açıktır. Günümüzdeki güç savaşlarının da geçmiştekilere benzer bir şekilde belirli stratejilerin ürünü olduğunu söylemek mümkündür. Büyük İmam Şafi Hazretlerinin bir sözünü hatırlatmak isterim “Tarih okumak aklı ziyadeleştirir”.

Bu yüzden aşağıdaki örneklerde daha çok tarihten kesitler yer alacaktır. Vakıa strateji oyunlarına ilk müracaat eden askeri yapılar olduğunu biliyoruz. Harp oyunları daha dar kapsamda çabuk sonuç alınabildiği için iyi bir strateji ve taktik modellemesidir. Askeri gücü diğer güç unsurlarından soyutlayarak yapılan harp oyunlarında yeni silahlar, platformlar, taktikler, manevralar denenir. Eksiklikler, harp araçlarının performansları, yeni risklere karaşı verilen cevapların etkinliği, vb değerlendirilir. Konu teknik bir mesele olduğu için üzerinde değerlendirme yapılması nispeten daha kolaydır.

Askeri Safahatta Bile Stratejik Tercihte Bulunma Zorluğu

Ancak, bütün güç bileşenlerinin içinde olduğu, genel siyaseti de içeren yaklaşımların değerlendirilmesi o kadar kolay değildir. Zira işler askeri safahata kadar geldiğinde birçok konu tamamlanmış, artık düşmanla karşı karşıya kalınmış olmaktadır.

Ancak, henüz siyasi düzeyde iken askeri vektörlerden önce çok sayıda vektör bulunmaktadır. Mesela bizatihi ana güç içerisindeki güç çatışmaları, toplum önderlerinin ihtirasları, birbirlerine karşı psikolojik tutumları, toplumun ikna edilmesi aşamasında karşılaşılan zorluklar (Toplumların uzak çıkarlarını değil yakın çıkarlarını daha ön planda tutmaları, toplumsal gruplar arasında mantığa değil duygulara ve küçük çıkarlara bağlı gerilimlerin etkili olması, vb) stratejik aklın çalışmasını engeller.

2. Viyana Kuşatması öncesi kurulan harp divanında yapılan tartışmalar bu söylediğimizin dar kapsamda bir örneğini oluşturmaktadır. Vakıa seferin tüm devlet bileşenleri arasında kararlaştırılmış, kurumları içinde hazırlığı yapılmış, bütün ön çalışmaları tamamlanmış ve meşru gerekçeleri oluşturulmuş değildir. Ne yazık ki, tek adam, muktedir adam kültü (Tek Adama Tapma) bu gerekli olan bütün rasyonel aşamaları sıfırlamıştır. Elbette ki bu o dönemin şartlarında askeri safhada bile karar vermenin ne kadar zor olduğunu göstermektedir.

1683 yılının yaz mevsiminin başlarında toplanan harp divanı her biri arasında uçurumlar bulunan hayallerin, ihtirasların, kaygıların, rasyonalitenin, duygusallığın, vs herşeyin yoğunlaştığı yerdir. Başvezir Kara Mustafa Paşa Viyana Kuşatmasını açıklamıştır. Komutanların bu fikre boyun eğmelerini beklemektedir. Tabiatıyla dönemin en kudretli adamı olan Kara Mustafa Paşa karşısında herkes aklen kabul etmese de söz söyleyecek durumda değildir. Zaten Eflak prensi gibi ikili oynayanlar da vardır. Kırım Hanı gibi süvarileri Avrupa içlerinde talan ve tedhiş akınları yapanlar da…

Harp divanında muktedir Paşaya iki kişiden itiraz gelir. Budin Beylerbeyi Uzun İbrahim Paşa hem saraya damat hem de serhat ahvalini en iyi bilen yaşı da hayli ileri bir akıncı beyidir (Özel kuvvetler komutanı). Coğrafyayı ve Avrupa iç dengelerini iyi bilmektedir. Bu müktesebatına güvenerek ciddi delillerle itiraz eder.

“Paşam” der, “Siz Viyana'yı kuşatmaya başlarsınız, askere yağma izni vermezsiniz, asker ağırdan alır ve kuşatma uzar. Önümüzden gelen de bu bölgenin yağmur mevsimidir. Yağmurlar sonrası zemin ağır çamur olur. Ağır topları kolay hareket ettiremeyiz. Ordunun hareketi zorlaşır, manevra kabiliyeti azalır. Bu arada, Avrupa birleşir, bizi arkadan vurur.” Mustafa Paşa “Avrupa ordusunun bizi arkadan vuracağı bir geçit var, orayı da Kırım Hanı tutacak” der. İbrahim Paşa “Kırım Hanı size ihanet eder Paşam” der. Paşa'nın itirazları artınca Kara Mustafa Paşa muktedir olmanın avantajını kullanır: “Paşa'nın yaşlılıktan kaynaklanan dirayetsizliği diline vurmuş” der, düpedüz hakarettir bu.

Kara Mustafa Paşa kendisine itiraz eden Transilvanya Prensi Michael I Apafi'yi de dinlemez. Halbuki M. Apafi'nin düşüncesi de Ibrahim Paşa gibi “Kuşatmanın bu sene yapılmaması, çevredeki kalelerin, şehirlerin alınmasıyla yetinilmesi, kuşatmaya hazırlık yapılması” yönünde idi. Hatta tarihçi bu konuşmayı aynen aktarır. M. Apafi Kara Mustafa Paşaya “Pilavı yemeğe ortadan mı başlarsın yoksa kenardan mı” diye sorar. Pilavın ortası Viyana'dır.

Olayların bu aşamadan sonraki gelişmesi aynı İbrahim Paşa’nın dediği gibi olur. Hezimet üstüne hezimet yaşanır. Kuşatmaya devam eden orduyu arkadan Avrupa ordusu vurur. Kırım Hanı kılıçlı süvarileriyle geçitte önünden geçen ateşli silah kullanan Alman piyadesine engel olamaz veya olmaz. Viyana önünde tarihin en kalabalık Osmanlı ordusu utanç verici bir yenilgi alır.

Son not, hezimetten sonra Kara Mustafa Paşa bir harp divanı daha kurar. Yenilginin sebebi olarak Damat İbrahim Paşayı yay ile boğdurur. İbrahim Paşa'nın siyasi vasiyeti bugünler için de ibret vesikasıdır. Paşa vasiyetnamesinde “Hezimetin yegane müsebbibi Kara MustafaPaşa’dır. Ancak, sakın ola azledilmeye, siyaset edilmeye! Zira Devleti içine düştüğü durumdan kurtaracak yegane adam da odur!” der.

Ölüm Fermanını Taşıyan Tosun Bey Kimdir?

Şehit /Damat /Uzun İbrahim Paşa’nın idam ettirilmesi nedense bana Ömer Seyfettin'in Ferman hikayesini ve kahramanı Tosun Beyi hatırlattı. Okurlarımıza da hararetle tavsiye ederim. Bu satırların yazarının da bir kişisel hikayesidir bu: “Kendi idam fermanını celladına kendisi taşır koynunda.”

Hikaye Belgrad yolunda ilerleyen Orduyu Hümayunun yaşadığı zorluklarla başlar. Belgrad Sabaç yolu çökmüştür. Şiddetli sanki gök delimmiş gibi yağmur yağmaktadır. Sel, sis, çamur ve boran içinde ordu ilerlemektedir. Sadrazam ordunun önünden bir gün öncesinden ilerlemekte, yolda padişahın otağını kurdurmaktadır. Ancak o gün otağı kuracak askerler kaybolmuştur. Padişah “Otağımız niye kurulmadı” diye sorduğunda “ Otağcılar fırtınadan yolu kaybetmişler. Konak yerine gelemediler padişahım” cevabını almıştır. Padişah nikris (gut) ağrılarından muzdariptir. Hikayenin buraya kadarki kısmı Kanuni Sultan Süleyman’ın Viyana seferine gidişini hatırlatmaktadır.

Hikayenin ilerleyen paragraflarında Tosun Beyle karşılaşırız. Padişahın gözdelerinden Tosun Bey ordunun gah ilerisinde gah gerisinde ormanlarda dağlarda orduya musallat olacak haydutları, düşman gözcülerini temizleyerek gelmektedir. Tam o tufanın içine girdiğinde padişahı ve otağını sorar. Tabi ki aynı cevabı alır. “Otağcılar kayboldular, padişaha otağ kurulamadı”.

Kazasker gibi devlet erkanının bulunduğu çadırda padişah otağının kurulamamasını acı acı eleştirir. “İki konak arasında kaybolan bir adam nasıl koca bir devleti yönetebilir!” diyerek şiddetli sözler sarfeder. Padişahı aramaya devam ederken, o karmaşa içinde Sadrazamın adamlarıyla karşılaşır. Sadrazamın kendisini beklediğini söylerler. Sadrazamın çadırına gittiğinde sadrazam yanında başka devlet adamlarıyla onu beklemektedir. Kendisine Niş Beyine verilecek bir fermanın olduğunu, bu fermanı en çabuk ve güvenli onun götürebileceğini söyler. Tosun Bey fermanı koynuna alıp, Niş’e yola koyulmak üzere dışarı çıkar. Yemek bile yemez açlığına rağmen, sadece su içer. Deli gibi yola koyulur… Niş yakınlarında bir çiftliğe gelince istirahate çekilir. Bir tas ayran içip uykuya dalar. Ancak, tam uykuya dalacağı sırada göğsünün üzerinde koyduğu fermanın ateş alıp yandığını görür, elini fermana götürdüğünde fermanın yerinde olduğunu anlar, tekrar uykuya yatar. Bu kez de rüyasında gördüğü fermanın eriyip kan olduğunu, bütün vücudunu sardığını görür…

Bu rüyalardan sonra merakına dayanamaz. Fermanı açar. Ferman Tosun Bey’in idam fermanıdır: “İş bu kutsal buyruğumuzu getiren, devletimize zararlı olan Tosun Bey kulumun da hemen vücudundan başını kesesin… ” içinde kısa bir muhasebeden sonra fermanı Niş Beyine görünmeye karar verir. Aklını en çok onu hangi iftira ile padişaha sundukları olur…. Babası Salih Ağanın sözleri aklımdadır, “padişah buyruğuna uy…"

Niş Beyi fermanı alınca Tosun Beye beklemesini, padişah efendimize çifte tatar (Posta askeri, ulak) çıkartıp affını isteyeceğini söylese de Tosun Bey fermanın yerine getirilmesinde ısrar eder.

“Padişah emrine uymayanın kellesini bizzat alacağını” söyler. Niş Beyinin gözyaşları bir odada seccadeye düşerken avluda Tosun Beyin kanı taşlara düşmektedir.

Bu hikayenin ikinci kısmı işte bana Şehit Damat İbrahim Paşayı hatırlatmaktadır… İkisinin de kaderi ne kadar birbirinin kaderine benzemektedir? Ve hayat memat meselesi büyük hadiseler önümüze geldiğinde İbrahim Paşa ve Tosun Bey gibi hakikati korkmadan söyleyen gerçek sadakat sahibi vatanperverlerden mi olmayı tercih edersiniz yoksa o ikisinin de idam fermanını yazanlardan mı olmayı tercih edersiniz?

Büyük Fetih Siyaseti Projesi

Strateji oyununa geri dönecek olursak, askeri safahattaki coğrafya, lojistik, askeri teknoloji, nüfus, konuşlanma, vb vektörlerin ne derece hayati sonuçlar doğurduğunu anlamak mümkün olacaktır.

Kanuni döneminde yapılan 1. Viyana Kuşatmasına da (1529) kapsamlı bir hazırlık yapılmadan da başlandığı bilinmektedir. Şu halde strateji oyununda kural, hüda-i nabit savaşlardan kaçınma, savaş ve özellikli fetihlerden önce kapsamlı bir siyasi proje hazırlama ve hedef sahasının bu siyasi projemizle uyumluluk sağlayıp sağlamadığını teyit etmektir. Genel hatlarıyla bir proje tesis edecek olursak;........

© Haber7