Bilgelik Nedir? Bilinç Nedir?
Bilgelik üzerine daha derin sözler söylenebilir. Baştan ifade etmem gerekirse bu yazıda bilgelik ile bilinç ve uyanıklık ve farkındalık ilişkisi üzerinde duracağım. Bu bilgelik üzerine herşeyi kapsamıyor kesinlikle. Ama, önemli bir bağı ortaya çıkarmayı hedefliyor.
Bilgelik demişken nispi hakikatler (Göreceli gerçekler) ve mutlak hakikatler (Kesin gerçekler) ilişkisine de değinmek gerekmektedir. Zaten bu kavramların farkına varıldığında bilgelik şafağı aşılıyor demektir.
Tarihi Beyhaki’de geçen bir hikaye hem hoş hem de düşündürücüdür. “Bir zamanlar bir Kürt, bir sarraf, bir hoca, bir Deylemli ve bir de aşık çölde oturuyorlarmış. Gökyüzü kapkaranlık bir örtü altındayken ansızın doğunun ufkundan ay yükselivermiş. Yere erimiş altın dökmüş. Sevinç içinde birbirlerine bakmışlar ve “Hepimiz idrak ve hayal gücümüzün menzili mertebesince bunu tasavvur edecek bir mecaz söyleyelim” demişler. İlk sözü söyleyen sarraf olmuş. Zira altının niteliğinin kıymeti diğerlerini geride bırakacak bir ilhamı tetiklemiş onda.”
“Bu ay” demiş sarraf, “Adeta kazandan dökülen saf altından bir külçe gibidir.” Kürt “Kalıptan çıkmış yaz peyniri gibidir” demiş. (Demek ki o bölgedeki Kürt toplulukları hayvancılıkla geçiniyorlarmış). Aşık “Adeta sevdiğimin cemali gibidir. Onun çekiciliğini ödünç almış, onun ışıldayan güzelliğini taklit etmektedir” demiş.
Hoca “O zengin ve cömert bir adamın evinden perşembe günleri hocaya gönderilen beyaz un gibidir” demiş.
Deylemli ise “Yola çıktığı zaman kralın önünden taşınan üzeri altın nakışlı kalkan gibidir” demiş. (Bilindiği gibi Deylemliler Kuzey İran’ın dağlık bölgeleri olan Deylem’de yaşamış savaşta çok yetenekli bir halktı. Bundan dolayı da Müslüman fetihlerine başarılı bir şekilde direnmişlerdir. Önce Sasaniler sonrasında da Müslüman imparatorluklarda asker olarak istihdam edilmişlerdir. Zamanla Abbasi ve Emevi ordularından kaçan Şiiler ve Aleviler de bu bölgeye (Deylem ve Gilan) sığınmışlardır. Bugün bölgedeki halk Zeydilik koluna mensuptur.
Deylemlilerin bugün ülkemizde yaşayan Zazalar ile de bir ilişkisi vardır. Deylemli Büveyhiler Güneydoğu Anadolu’ya ilerlemişler ve Bizans ile karşı karşıya gelmişlerdir. Diğer Deylem hanedanı Sallârîler döneminde ise Deylemli topluluklar Doğu Anadolu bölgesinin Kuzey ve Batısındaki şehirlere nokta seferler düzenlemişlerdir. Bugün bölgede yaşayan Zaza nüfusun o dönem gelen Deylemli asker ve toplulukların bakiyesi olduğu ifade edilmektedir. Bu alandaki lengüistik alimleri Zazaların kullandığı “Dımıli” sözcüğünün Dailemi/ Dailomi’den geldiğini savunmaktadırlar. Hikayedeki Deylemlinin “doğan ayı” “altın nakışlı kalkana” benzetmesi Kuzey İran'daki bu topluluğun savaşçı özelliklerine işaret etmektedir. “Herkes kendi zevkince” der Arapça bir darbı mesel (Arberry; Sh.117). Bilgelik bütün bu farklı kişilerin, meşreplerin, zevklerin, vb hepsinin bilincinde ve farkında olmaktır. Bütün bumecazların, idraklerin, çağrışımların, sezgilerin hepsini duyumsamaktır. Taa ki daha da ilerisi bütün bu dünyayı olanca zenginliğiyle tasavvur edebilmek, inşa edebilmektir. Bu hikaye üzerine şunu da söylemek gerekir ki, burada yer alan kişiler o dönemin, o zamanın ve yazarının kurgusunun eseridir. Gerçek ve kesin bir kategori değildirler. Bu hikayenin içeriğini az değiştirirsek, bilgeye bu konuşmadan önce her kişinin mecazlarına dair soru sormuş olsak, o kişilerin söylediği aynı cümleleri duymaktır bilgelik. Bu didaktik yönleri itibariyle abartılmış hikaye bize idraklerin göreceliğini ve hakikat noktai nazarında bilgeliğin ihatasını gayet güzel anlatır. Bu farklı bakış gerçek hayat malzemesi üzerinde de aynı şekilde gerçekleşmektedir.
BİLGELİK KESBİ MİDİR YOKSA VEHBİ MİDİR?
Birçok insan bilgeliğin doğuştan geldiğini düşünür. Bu kesimin en rasyonel olanları bile belirli bir yaştan sonra aydınlanmayla bilgeliğin oluştuğu düşünür. Bizim geleneğimizde meşhur “kesbi ilim” ve “vehbi ilim” ayrımını burada da kullanabiliriz. Bilindiği üzere kesbi ilim çalışarak, eğitim ve öğretim ile kazanılan ilimdir. Vehbi ilim ise doğrudan Allah (cc) tarafından verilen ilimdir. Vahy-i semavi’ye aşina bir gelenekten geldiğimiz için çoğunlukla büyük insanları, ilim ve hikmet sahibi alimleri, evliyaları, asfiyaları, ebrarı, vs görünce (Hayat ve eserlerinin bilgisine varınca) “Bu vehbi ilim” der geçeriz.
Vakıa gerek ilim gerekse amelde işin bir vehbi boyutu elbette vardır. Fıtratı uygun kabiliyette olmayan bir insanın alim, mürşit ve bilge olması mümkün değildir. Ancak Allah’ın (cc) doğuştan verdiği kabiliyet ve fıtratın kesben (çalışarak, gayret göstererek, üzerinde yoğunlaşarak, vb) geliştirilmesi elzemdir. Şarkın ve Garbın büyük bilgelerine baktığımızda bu teorinin desteklendiğini görmek mümkündür. İnsan malzemesi yani doğuştan sahasında parlayan bir yıldız olması, sonra da döneminin parıltısına hem kaynak hem de kabul edici olması ile ayrıca içinde çalışılacak bir laboratuvar mahiyetinde olması, farklı kültürler, yönetimler ve insan topluluklarıyla temas kurması, kabiliyetli olduğu sahada kuvvetli sabır ve odaklanmayla hayatının sonuna kadar çalışması ve üretmesi gibi hususlar ön plana çıkmaktadır.
“Bilge” derken asla bu kavramı sadece hayatın genel alanlarında sırlı ve soyut sözler söyleyen mistik profilde kişileri kastetmiyorum. Bilakis hayatın özel alanlarında zamanı ve olayları aşsa da son derece somut ve özel tespitler yapan, geçmişi ve geleceği okuyabilen ve bugünü yorumlayabilen hatta özellikle bugünü ve yarını biçimlendirme kudretine sahip hayatın içindeki büyük insanları kastediyorum.
Bu büyük insanların hepsini içine koyabileceğimiz bir teorik yapı bulunmamaktadır. Her büyük insanın, her bilgenin sergüzeşt-i hayatı farklıdır. Ancak, dönemler, topluluklar, olaylar, vb içinde böylesi özel insanları farklı etkileyecek hususlar olabilir. Bu konuda tam bir liste vermek mümkün değildir. Sadece bazı farklı örneklerle yetinerek bir idrak çerçevesi oluşturmaya çalışalım.
İlk önce bilgelik bilinci ve bilgelik merakını yazmak istiyorum. Zira bu bilinç ve arzu içsel bir arzudur. Harici bir neden olmaksızın kendini gösterir. Montaigne Denemelerinde Krezus’un hikayesini anlatır. Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak “Ah Solon! Ah Solon!” bağırmış. Pers Kralına görüem-şler bu sözü, O da Krezus’a ne demek istediğini sordurunca O da Krezus’un kendisine verdiği bir öğüdün ne kadar doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki Ona “Talih ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden kendilerini mutlu saymamalı insanlar kendilerini. Çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir. Ufacık bir eylem yüzünden bir halden bambaşka bir hale geçiverir.
”Aynı şekilde aksini de düşünmemeli insan, insanlık komedyasının perdesi kapanmadan ben hep zelil yaşadım da dememeli. Çünkü her an herşey değişebilir. “Agesilaus da Pers Kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete konduğu için mutlu sayılacağını söyleyen birine: İyi ama, demiş, Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O Büyük İskender’den sonraki Makedonya krallarının (Ve Prenslerinin- MAB) Roma’da dülgerlik, budamacılık yaptıkları, Sicilya zorbalarının Koryntos’ta çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
Dünyanın yarısını fethetmiş. Bunca orduları yönetmiş bir imparator bir Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılağına düşüyor. Altı yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius” . (Denemeler; Montaigne;........
