Faizin Üç Yolu, Tercihin Bir Bedeli
Bir çocuk, dükkânın camını kırar. Etrafta toplananlar, öfkeli dükkân sahibini teselli eder. Camcı para kazanacak, aldığı parayı harcayacak, işler canlanacaktır.
İlk bakışta zarar gibi görünen olayda bir ekonomik fayda bulmuşlardır.
Frédéric Bastiat, 1850 tarihli “Görünen ve Görünmeyen” denemesinde bu akıl yürütmenin eksik hesabını gösterir. Camcıya giden para görünür. Dükkân sahibinin o parayla artık alamayacağı ayakkabı veya kitap görünmez. Kırılan cam bir iş yaratmış, fakat başka bir harcamanın yerini almıştır. Toplum, aynı parayla sahip olabileceği şeylerin birinden mahrum kalmıştır.
Bu hikâyeyi bugünün faiz tartışmasına taşırken dikkatli olmak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele, kırılmış bir camı onarmaktan çok daha kapsamlı ve gerekli bir iştir. Ancak Bastiat’nın sorduğu hesap sorusu burada da geçerlidir:
Bir politikanın sağladığı faydayı sayarken, onun uğruna vazgeçilen imkânları da sayıyor muyuz?
Yüksek faiz talebi yavaşlatır, TL’yi destekleyebilir ve fiyat istikrarına katkı sağlar. Aynı zamanda bazı yatırımların ertelenmesine, işletme sermayesinin pahalılaşmasına ve üretimin zorlanmasına yol açabilir. Faiz indirimi ise finansmanı rahatlatırken kur ve enflasyon riskini artırabilir. Doğru tercih, hesabın iki tarafını birlikte değerlendirmeyi gerektirir.
TCMB’nin önündeki artırım, sabit tutma ve indirim seçeneklerine bu gözle bakıyorum. Benim kanaatim, mevcut koşullarda ölçülü indirimin daha doğru olduğu yönünde. Çünkü enflasyonla mücadelede sağlanacak ilave faydayı, mevcut sıkılığı sürdürmenin ilave maliyetiyle karşılaştırmak zorundayız.
22 Ekim’de yapılacak toplantının asıl meselesi budur. Politika faizi 7 düzeyinde. Ben, mevcut koşullarda 100 baz puanlık indirimle 6’ya çekilmesinin daha doğru tercih olduğunu düşünüyorum. Bunun nedenini açıklamadan önce diğer iki seçeneğin en güçlü gerekçelerini hakkıyla ortaya koymak gerekiyor.
Çünkü faiz kararı, verilerle sınırlandırılmış bir ekonomi politik tercihtir. Hangi riske öncelik verileceğini, hangi maliyetin ne kadar süreyle taşınacağını belirler. Bir tabloda bütün göstergeleri topladığınızda, son satırda kendiliğinden doğru faiz oranı belirmez. Enflasyonun kalıcılığı, para politikasının gecikmeli etkisi ve üretimin dayanıklılığı hakkında muhakeme gerekir.
Bu tercihin kurumsal çerçevesi de bellidir. TCMB’nin temel amacı fiyat istikrarıdır; büyüme ve istihdam politikalarını bu amaçla çelişmemek kaydıyla destekler. Dolayısıyla karar alan yöneticilerin takdir alanı vardır ama sınırsız değildir. Tartışılması gereken, fiyat istikrarına hangi hızla ve hangi ekonomik maliyetle ulaşılacağıdır.
Önce dünyaya bakalım. Fed, 16 Eylül’de faizini 25 baz puan artırarak %3,75–4 aralığına yükseltti. Karar metninde dirençli iç harcamalara, güçlü yatırımlara ve yüksek enflasyona işaret etti. Türkiye’nin indirim kararını kolaylaştıran bir küresel faiz ortamından söz edemiyoruz.
Doların getirisi yükseldiğinde dış finansmanı çekmek ve mevcut kaynakları korumak zorlaşabilir. Jeopolitik gerilimler ise enerji, hammadde ve taşımacılık maliyetlerini artırırken dış talebi zayıflatabilir. Böylece Türkiye’de işletmeler aynı anda hem daha pahalı üretimle hem daha sınırlı siparişle karşılaşabilir.
Fakat Fed’in artırdığı bir dönemde TCMB’nin indirmesi başlı başına tutarsızlık değildir. Amerikan ekonomisindeki talep koşullarıyla Türkiye’deki üretim koşulları aynı değil. Asıl soru, Türkiye’nin farklılaşmasının kur ve finansman maliyetlerini ne ölçüde artıracağıdır. Gopinath’ın gelişmekte olan ekonomiler üzerine değerlendirmesi bu riski açıkça gösteriyor: Küresel koşullar sertleştiğinde, politika faizi indirilse bile piyasa faizleri yükselebilir.
Faiz artırımı lehindeki en güçlü gerekçe, enflasyonla mücadelede yeniden geriye düşme ihtimalidir.
Eylülde yıllık enflasyon ),73’e geriledi ama hizmet enflasyonu 7,65 düzeyinde. Çekirdek C endeksinin aylık artışı %2,14. Bunlar fiyatlama davranışlarının bütünüyle normalleşmediğini gösteriyor. Daha yüksek faiz önerisi, talebi........
