Hac Mekke’den Dönünce Başlar (3) - Takvadan İrfana, Zikirden İradeye
Hac yolculuğunda kul, Kâbe’de merkezini bulup sa’yde gayretin manasını öğrendikten sonra daha derin bir terbiyeye hazırlanır. Terviye günü kalbini toplar, Arafat’ta kendini bilir, Müzdelife’de kararlarını olgunlaştırır, Mina’da ise o kararları davranışa dönüştürür. Cemrelerde kötülüğe karşı tavrını açıkça ortaya koyar. Böylece haccın kalpte başlayan muhasebesi, elde, ayakta, davranışta ve tercihlerde görünür hâle gelir. Hacı burada yalnız kendi nefsinin zaaflarını görmez; hayat boyu karşılaşacağı vesveselere, gaflete, haksızlığa ve benlik davasına karşı nasıl bir tavır takınması gerektiğini de öğrenir.
Hac, yalnız kalpte duyulan pişmanlıkla tamamlanmaz; pişmanlığın karara, kararın davranışa, davranışın da güzel ahlaka dönüşmesiyle kemale erer. Bu yazıda o büyük geçişin duraklarını takip ediyoruz: Terviye’den Arafat’a, Müzdelife’den Mina’ya ve cemrelere.
TERVİYE GÜNÜ: HAZIRLIĞIN SÜKÛNETE BÜRÜNDÜĞÜ DURAK
Terviye kelimesi sözlükte “bir işi aceleye getirmeyip enine boyuna düşünmek”, “sulamak”, “suya kandırmak”, “su depolamak” ve “rivayet ettirmek” gibi anlamlara gelir. Bu anlamların her biri, hac yolculuğunun bu özel gününde ayrı bir hikmet taşır; zira Terviye, hac menasikinin fiilen başladığı ilk günlerden biridir. Hacı artık niyetini daha görünür bir hazırlığa dönüştürür, yolun ağırlığını ve Arafat’ın büyük duruşunu daha derinden hissetmeye başlar.
Zilhiccenin sekizinci günü olan Terviye’de hacı adayları Mekke’den Mina’ya doğru hareket ederler. Arafat’tan önceki bu yöneliş yalnız bir yer değiştirme değil, büyük vakfeye hazırlanan kalbin toparlanmasıdır. Eskiden hacılar sıcak iklimde, susuz ve çetin bir sahayı kat edecekleri için yanlarına su alır, kurban edecekleri hayvanları iyice sular, onları suya kandırır ve yolun zorluğuna karşı hazırlık yaparlardı. Bu sebeple o güne, su hazırlığı ve yol azığı manasını taşıyan “Terviye Günü” denmiştir.
Terviye, yalnız kırbaların suyla doldurulduğu bir hazırlık günü olmayıp düşünmenin, aceleyi terk etmenin, niyeti berraklaştırmanın da günüdür. Hacı Mina’ya yönelirken kendi içine de yönelir. Arafat’a çıkmadan önce beden yol azığını hazırlar, kalp ise sabrını, duasını, teslimiyetini ve takvasını yoklar. Su dışarıda hazırlanır, sükûnet içeride. Yol azığı heybededir, asıl azık gönülde.
O gün Mina’ya varan hacı çadırların arasında sade bir bekleyişe girer. Kalabalık vardır, hareket vardır, yaklaşan büyük duruşun heyecanı vardır; fakat bütün bu hareketin içinde kalbe düşen bir sükûnet de vardır. Aceleden uzaklaşır hacı, içini toplar, duasını çoğaltır. Büyük duruşlardan önce kalp hazırlanır. Büyük ahitlerden önce niyet berraklaşır.
Terviye günü hacıya şunu öğretir: Yolculuk yalnız yürümekle başlamaz, hazırlanmakla başlar. İnsan bir işe aceleyle girerse yolun manasını kaçırabilir. Düşünerek, tartarak, niyetini yoklayarak ve azığını tamamlayarak yürüyen kişi ise yolun terbiyesini daha derinden kavrar. Arafat’a çıkmadan önce Mina’da geçirilen bu vakit, hacıya hem bedenin hem kalbin susuzluğunu fark ettiren bir hazırlık durağıdır.
Bu hazırlığın asıl ölçüsünü Kur’an-ı Kerim verir: “Bir de yolculuk için yanınıza azık alın. Şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır.” (Bakara 2/197). Hac yolculuğunda su, yiyecek, gölgelik, vasıta ve yol planı elbette gerekir ve fakat bütün azıkların üstünde bir azık daha vardır: takva. Yolun yorgunluğunu beden taşır, menasikin manasını ise takva taşır. Takva yoksa kalp çabuk dağılır, niyet bulanır, sabır zayıflar, edep incelir. Azığın en hayırlısı takvadır; çünkü takva, yol boyunca bedeni de kalbi de istikamette tutan iç pusuladır.
Kur’an-ı Kerim, takvanın insana kolaylık kapıları açacağını da bildirir: “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.” (Talâk 65/4). Bu ilahî ölçü, Terviye gününün hazırlık ruhuna ayrı bir derinlik katar. Takva azığıyla yola çıkan kul, zorluklar içinde sükûnetini, kalabalık içinde edebini, yorgunluk içinde sabrını, belirsizlik içinde tevekkülünü korur. Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yürüyen kişiye yol ağır gelse de mana kolaylaşır, zahmet büyüse de kalp dağılmaz.
Takva, korunmak, sakınmak, çekinmek ve hürmet duymak manalarını taşır. Istılahî anlamıyla takva, Allah’a karşı derin bir sorumluluk bilinciyle hayat sürmek, O’nun rızasını kaybetmekten sakınarak haramlardan uzak durmak ve emirlerine sımsıkı sarılmaktır. Takva dışarıdan görünen ibadetlerle başlar gibi görünür, fakat asıl kökü kalptedir. Allah’ın kendisini her an gördüğünü bilen kul, sözünü de adımını da niyetini de ona göre tartar.
İmanda takva, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Amelde takva, günahlardan sakınmak ve ibadetleri ihmal etmemektir. Kalpte takva ise gönlü kin, kibir, riya, haset ve Allah’ın razı olmayacağı bütün karanlık duygulardan arındırma gayretidir. Hacı, Terviye gününde azığını hazırlarken aslında bu üç azığı da yoklamalıdır: İmanım ve düşüncelerim berrak mı? Amelim ve ibadetlerim istikamet üzere mi? Kalbim ve duygularım temiz mi?
Bu üç soru, Terviye’nin üç kırbası gibidir. Dışarıdaki kırba suyla dolmadan yola çıkılmaz; içerideki kırba imansız, amelsiz, kalpsiz taşınmaz.
Şair Bahaeddin Karakoç’un yol, azık, arınma ve gönül terbiyesi etrafında söylediği mısralar, Terviye’nin manasına başka bir derinlik kazandırır; zira hac yolculuğu su ve yol hazırlığıyla tamamlanmaz, gönül azığıyla, edep yüküyle, merhamet sermayesiyle kemale erer:
“Bir nehir geçeceksen, önce soyunmalısın, Bir dağı çıkacaksan, soluklu olmalısın. Madem ki niyetlisin, seferin kutlu ola! Caydırmayı düşünmem, ama derim ki sana: Azıksız çıkma yola! … Nereye gidersen git, heybene gönül doldur Bir kovan parçalama bir parmak acı bal’a! Yontuldukça yer kapla ve her zaman güzel kal, Temiz ol, fazlanı at, eksiğini tamamla Azıksız çıkma yola!”
Bu mısralar, Terviye’nin iç dünyadaki terbiyesini de açıklar. Hacı Arafat’a çıkmadan önce gönlünü hazırlamalıdır. Nehir geçmek için hafiflemek, dağa çıkmak için nefesi güçlendirmek gerekir. Hac da böyledir, kul büyük duruşlara fazlalıklarını taşıyarak varamaz. İçindeki kibri, dağınıklığı ve gafleti geride bırakmaya niyet eder. Heybesine yol azığı koyduğu kadar sabır, edep, merhamet, sükûnet, dua ve takva da koyar. Fazlasını atar, eksiğini tamamlar. Küçük bir menfaat için büyük emanetleri zedelememeyi, yüklerinden arındıkça güzelleşmeyi, temiz kalmayı ve gittiği yere gönül taşımayı öğrenir.
Terviye, hacıya şunu hatırlatır: Büyük yolculuklara dolu çantalardan ziyade hazırlanmış kalplerle çıkılır.
Hacı bu hazırlık terbiyesini Mekke’den döndükten sonra da sürdürmelidir. Terviye, hayata dönünce de kulun azıksız yola çıkmamasını öğretir. Müminin kalbi her yeni sorumluluk öncesinde imanla, zikirle ve takva şuuruyla dolmalıdır. Bu azık; namazın huşuyla ikame edilmesinde, öfke anında nefsinin dizginlenmesinde, gaflete düşüldüğünde tövbeyle hemen Rabbe dönülmesinde ve verilen sözde sadakatle durulmasında kendini belli eder.
Önce kalbi hazırla, sonra yola çık. Önce niyeti berraklaştır, sonra söze başla. Önce içini toparla, sonra büyük duruşlara yönel. Boş heybe ile kutlu yola çıkılmaz.
Terviye bu sözü Arafat öncesinden alıp hayatın her eşiğine taşır. Kul bir işe başlamadan önce sorabilmelidir: Heybeme ne koydum? Niyetim halis mi? Azığım sağlam mı? Takvam diri mi? Namazım beni diri tutuyor mu? İnfakım kalbimi arındırıyor mu? Öfkemin önüne geçebiliyor muyum? Sözümde, ahdimde ve emanetimde sadık mıyım? Hata ettiğimde hemen Rabbime dönebiliyor muyum?
ARAFAT: KULUN KENDİNİ BİLDİĞİ BÜYÜK DURUŞ
Peygamberimizin: “Hac Arafat’tır.” (Tirmizî, Hac, 57) buyruğu, bu ibadetin hac içindeki merkezi yerini gösterir. Arafat, hacının kalbinde bütün menasiki birbirine bağlayan büyük düğümdür.
Arafe; bilmek, tanımak ve farkına varmaktır. Hacı Arafat’ta beklerken vakit geçirmez; kendi hayatını, kusurlarını, niyetlerini, ihmallerini ve umutlarını Allah’ın huzurunda gözden geçirir. Arafat, mahşeri hatırlatan büyük bir duruştur. Herkes aynı güneşin altında, aynı rahmetin gölgesinde, aynı duanın içinde yer alır.
Arafat’ta hacı kalabalığın içinde yalnızlığını, yalnızlığın içinde ümmet olmanın huzurunu yaşar. Kimi gözyaşıyla konuşur Rabbiyle, kimi sessizce içini döker, kimi ellerini açar ve yıllardır taşıdığı yükleri arz eder. Orada kul, dünya gürültüsünün ne kadar geçici olduğunu anlar. Kalabalık büyüktür, fakat hesap kişiseldir. Sesler çoktur, fakat dua kalpten yükselir. Milyonlar aynı ovada durur; her biri kendi yalnızlığıyla, kendi günahıyla, kendi umuduyla.
Arafat, hacıya büyük İslam ailesinin bir ferdi olduğunu da hatırlatır. Orada kul, deryada bir damla gibidir, küçük görünür ve fakat büyük bir ummana dâhildir. Farklı dillerden, renklerden, coğrafyalardan gelen milyonlar aynı kıbleye yönelir, aynı rahmete sığınır, aynı affı diler. Hacı, bu manzara karşısında yalnız kendi kurtuluşunu düşünemeyeceğini anlar. Ümmetin yarası onun yarası, duası onun duası, sevinci onun sevinci olur.
Arafat’ta ümmet olmak, kalabalığın içinde kaybolmak anlamına gelmez; büyük bir mensubiyetin sorumluluğunu taşımaktır. Hacı orada şunu hisseder: Ben yalnız kendi ailemin, kendi şehrimin, kendi ülkemin insanı değilim; büyük İslam ailesinin bir ferdiyim. Bu mensubiyet ona merhamet, adalet, kardeşlik, infak ve dua sorumluluğu yükler. Damla ummana karışınca küçülmez, ummanın derinliğinden pay alır.
Güneş tepeye yükselir, sonra ağır ağır eğilir. Beyaz ihramlar içinde bekleyen milyonlar, mahşer meydanını andıran o büyük vakfede bir araya gelir. Kimi gölgelikte, kimi güneşin altında, kimi ayakta, kimi diz çökmüş. Eller semada. Gözler yaşlı. Dudaklarda istiğfar. Kalplerde ürperti. Güneş alçaldıkça dualar yoğunlaşır, gözyaşı artar, eller daha yüksek kalkar.
Arafat vakfesi, kalbin hakikat karşısında durup kendini........
